Emperyalizm mazlum halkları kullanır ve tarihin çöplüğüne atar

Emperyalizm mazlum halkları kullanır ve tarihin çöplüğüne atar
Gökhan Yalçın yazdı: Emperyalizm mazlum halkları kullanır ve tarihin çöplüğüne atar

İkinci defa okuduğum Niyazi Berkes'in Unutulan Yıllar (anılar) isimli eserinden ilginç bir bölümü aktarmak istiyorum. Bu yazı ilginç olduğu kadar tarihe not düşecek dersleri aktarıyor.

“1939 Yılı Haziran ayı idi. New York'ta büyük bir dünya sergisi açılmaktaydı. Türkiye bu dünya sergisine katılıyordu, fakat yeterli eleman yokmuş. Sergi heyetinin başına Vedat Nedim Tör'ün seçildiğini öğrenmiştim. Türkiye'ye dönerken Vedat Nedim Tör'ü ziyaret etmeyi bir ödev bildim, fakat New York'taki halini görünce ağlamaklı oldum. Zavallıyı o dev gibi sergiye üç dört kişilik ekiple göndermişler. Vedat Nedim Tör'den sonra gelen önemli kişi Falih Rıfkı Atay'ın kardeşi Neşet Atay'dı. O da bir yabancı dil bilmediğinden açılış günü zeybek kıyafeti giyerek Türk bayrağını taşıyacaktı. Birçok daha başka işler vardı. Bu durum karşısında Tör'ün yardım isteğini kıramadım. Yardımım "information" işi olacaktı. Orada bir masa ile bir sandalyeden başka bir şey bulunmadığından Türkiye hakkında Amerikan kafasının soracağı soruları ezberden yanıtlayacaktım.

Bir gün kapıda ince uzun boylu, ileri yaşta birinin çekingen bir durumla beklediğini gördüm. Girgin bir Amerikalıya benzemiyordu. Girmeye cesareti yok gibi göründüğünden oturduğum yerden yüksek sesle içeri buyur ettim; karşımda ki sandalyeye oturmasını söyledikten sonra: Türkiye ile ilgili bir isteğiniz mi var? dedim. Sıkıntılı, çekingen bir hali vardı. İlk önce İngilizce konuşmasına müsaade istedi. "Elbette" dedim. Benim olumlu, teşvik edici sözlerim ona biraz cesaret vermişti. "İlk önce size yaşam öykümü kısaca anlatayım" diye başladı. Çok hafif, duraklı konuşuyor, kulakları da iyi işitmiyordu. Belleğimde kaldığına göre Isparta bölgesinde bir yerde doğmuş. Çocukluğu orada ki yaşıtı çocuklarla oynayarak geçiyormuş. Bahçelerden erik, badem çaldıkları olurmuş. Mesut bir çocukluk yaşamı içindeymiş. Biraz büyüyünce oraya gelen daskalos ile papaz babasını kandırmışlar. Atina'ya gönderilerek büyük bir subay olarak yetiştirilebilecekti. “Beni Atina'ya gönderdiler. Okudum, bir topçu subayı oldum. Şiddetli bir Yunan milliyetçisi oldum. Doğduğum yerler bizim olmalıydı. Türklerin yıkıldığı zaman gelince ordularla Anadolu'ya çıktığımız zaman çok mutluydum. Türkçe bildiğim için beni esirleri sorguya çekme işi de veriliyordu. Çocukluğumun geçtiği bölgeye rastlamıştı bizim birlik. Bir gün çağırdılar, bir esir dizisi vardı." Ağır ağır, dinlene dinlene anlatıyordu. Ben, "ne çıkacak bundan" diyerek yarı dalgın dinliyordum. O, gözlerinin önündeki bir manzarayı seyreder gibi konuşuyordu: "Esirler dizisi içinde beraber erik çaldığımız eski arkadaşım ve komşumuz vardı. Hemen tanıdım. O da beni tanıdı. Önüne gelip yüksek sesle, ‘Bize silah çekmeye utanmadın mı?’ diyecektim. Sözümü bitiremedim, hak-tu sesiyle bir ağız dolusu tükürük gözlerimden ağzıma kadar akmaya başladı. Sapsarı olmuştum. Sallanmaya başladım.  Onun bağıran sesini duyuyordum: "Asıl sen, doğup büyüdüğün, suyunu içtiğin,  ekmeğini yediğin, çocukları ile oynadığın yere silah çekerek gelmeye utanmadın mı?" diye bağırıyordu. Hiç korkmamıştı. Ben utanç içinde içeri kaçtım. Günlerce asker yüzüne bakamadım. Yediğim hakaretin ıstırabı içimde dinmiyordu."

Eski Yunan subayı bunları ağır ağır anlatırken tüylerim diken diken oldu. Hiçbir şey sormadım, sözünü kesmedim, sonuna kadar dinledim. Gözleri yaşlıydı. İkimizde bir süre durduk, konuşamıyorduk. Biraz kendime geldim: "Türk pavyonunu gezmeye geldiniz, başka bir isteğiniz var mı?” dedim. “Sergi gezmekten ne çıkacak?” dedi. "Ben buraya kendimi affettirmeye, içimde ki duyguları dışarı atmaya geldim. İçinde doğduğum bir vatana karşı işlediğimiz bir cinayeti kimseye anlatamazdım. Zaten fazla duramadık. Mustafa Kemal'in çarıklı orduları bizi köpekler gibi kovalamaya, denizlere dökmeye başlamıştı. Biz bir motor bulup kaçmak için birbirimizi denize itiyorduk. Yapmadığımız, görmediğimiz namussuzluk kalmadı. Ölmeden, boğulmadan gelebildim. Keşke hiç gelmeseydim. Politikacıların, generallerin birbirlerini suçladıklarını, sorumluların suçsuzları birer birer astıklarını gördüm. Orada daha fazla yaşayamazdım, bir yolunu bularak buraya geldim. Biraz elimden geliyor, küçük heykeller, biblolar yaparak geçiniyorum." Yorulmuştu. Biraz daha durakladı. "Ama, dedi, size buraya niçin geldiğimi henüz anlatmış değilim. Sakın aklınıza kötü bir maksat gelmesin" diyerek sustu.

İçimden harita, broşür, kitap gibi şeyler isterse ne verebilirim  diye düşünüyordum: "Ne isteğiniz var?” dedim. “Şu namussuz Mussolini Hitler'le birleşerek saldıracaklardır. Korkarım Mussolini'nin gözü de bizimkiler gibi Anadolu'dadır” dedi.

“Öyle bir isteği olabilir. Sık sık atıyor" dedim. Bu sözüm bitmeden beni görmeye geliş nedenini açıkladı. "Türk ordusuna topçu subayı olarak yazılmak isteği için geldim" dedi. Olacak iş değildi. “Yabancı ve yaşlısınız. Sizin yaşta subay olmaz" dedim. "Peki" dedi. "Nefer olarak gönüllü olamaz mıyım?”

“Onu da sanmam ama bir yazayım, bana adres verin olumlu yanıt gelirse size bildiririm" dedim. Bana inandı, sevinerek gitti. Beni kucaklarken mutluluğu her halinden belliydi.

Tarih namuslu insanları yazıyor. Mazlumları kullanıp işleri bittiğinde sakız gibi yere atılmaları, emperyalizmin çirkin yüzünü gelecek nesillere en iyi anlatan ders olacaktır. Tarih haklı savaşları yazar. Mustafa Kemal'in emperyalizmin uşakları olan işgalcilere karşı verdiği savaşın ne kadar haklı ve meşru olduğunu da yazıyor. Boşuna mı Trikopis her on Kasım'da Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evi ziyaret edip çiçek koyması. Velizelons'un Nobel için Mustafa Kemal'i aday göstermesinin mutlaka bir hikmeti vardı. Hrang Dink Malatya'daki konuşmasında: "Emperyalistler gelir kardeşi kardeşle savaştırır, iş bitince çekip gider. Geriye yalnız kan, gözyaşı ve bir de tarihe hiçbir zaman haklısı olmayan kin kalır. Herkes aklını başına toplasın" demişti. Bu coğrafyaya dün İngiliz emperyalizmi hakimdi bugün ABD'si hakim. Bosna'da Irak'ta, Afganistan'da, Vietnam'da olanları bizler 30 Ekim 1918 ile 11 Ekim 1922 yılları arasında bedeli ağır olarak ödedik. Saygılarımla.