Adımız Ensar değil, Türk milletidir

İnsanlık tarihi, insanı anlatan ve öznesi olduğu bir insanlık öyküsüdür. Bugünü yaşarken dündeki hikâyemize, bütün insanlık ailesi olarak geçmişimize bakarız. Hatalar, doğrular, yanlışlar, devrimler, felaketler, zaferler… her ne varsa insanlık öyküsünün tarihsel süreç içindeki en önemli olaylarına dönüp bakar, dersler çıkarırız.

Dinlerin tarihi de tarih biliminin bir parçasıdır. Tarih biliminin ilkeleri, yasaları ve doğurduğu sonuçlar tarih felsefesinin yardımıyla gözden geçirilir; din konusunda elde edilen doğrular ve yapılan yanlışlar tespit edilir. Tekrar edilmez. Tarih Ortaçağ’da din ve Tanrı merkezli bir yaklaşımla yazılıp öznesi Tanrı olarak belirlenmişti. İnsan, tarihi yapanın da yazanın da kendisi olduğunu anlamak için 19. Yüzyılı bekledi. Tarih artık insan merkezliydi ve insanın yaptığı tarih Tanrı’ya mal edilemezdi.

Ortaçağ’da din ve Tanrı, tarihin belirleyicisi gibi konumlandırılınca, kaza ve kader meseleleri de buna bağlı olarak,her şeyin Tanrı’dan beklendiği bir çağda, hep Tanrı’dan bilindi. Yanlışlık varsa kuldan, doğru ve doğruluk varsa Tanrı’dan kaynaklı sayıldı. İnsan kendi eliyle kendini ezdi. Kötülüğün ve şerrin, şeytanın ve günahın nesnesi oldu. Oysa yazgı vardı; insan iradesini aşan ve ona rağmen işleyen tanrısal otorite, iradesiz ve güçsüz bırakılan insanı, öznesi olmadığı şeylerden sorumlu tutuyordu. İyilikler ve doğruluklar ise, doğrudan Tanrısal bir lütuf olduğundan, insan nesnesinin bundaki payı, sadece Tanrının rahmeti ve merhametinden yine onun isteği doğrultusunda  reva görülen hissesiyle teselli bulmak idi.

Gerçi 1405’te ölen İbn Haldun tarihin öznesi olarak insanı çoktan keşfetmişti. Ne var ki 19. Yüzyılda tarih tam olarak bilim haline geldi. Belki pozitif bilimler gibi, tekrarlanabilen, yeniden deneylenebilen bir bilim türü değildi ama arkeolojiden, etnografyaya, kültür bilimlerinden epigrafiye kadar daha pek çok bilim, tarihe sağlam olgusal veriler sağlamaya başlamıştı. Tarih, bu çağdan itibaren artık bağımsız bir bilim oldu.

Şimdi gelelim Ensar-Muhacir ilişkisi tarihine…

Kur’an’da bu konuyla ilgili yaklaşık 4-5 ayet geçer. Tevbe 100, 117; Haşr 9 ve Münafıkun 7’yi sayabiliriz. Ayetler doğrultusunda bu konuyu daha sonra iredeleyeceğim.

Tarihin bilim olmasıyla ulus devlet geleneğinin yerleşmesi birbirine koşuttur. Başka deyişle, tarih bilim olduktan sonra devletin ortaçağ anlayışıyla yorumlanması mümkün değildir; tarih yanılgısına düşmektir. Tarihin bilim; devletin Ortaçağ devleti olması büyük bir çelişkidir. Deneyim ve derslerin çıkarılacağı bilim, dinler tarihidir; yoksa din ve Tanrı merkezli teolojik tarih değildir. Ortaçağ’da öznesi Tanrı olan bir tarih ile bugün öznesi insan olan tarih arasındaki felakete varan çatışmalar artık sadece İslam ülkelerine has bir yaman çelişki olarak yaşanmaktadır. Dinler Tarihi ile din merkezli teolojik tarihi birbirinden ayırmalıyız.

İdeolojik tarih teolojik olmakla kendini tarih bilimi yerine koyma hakkına sahip olduğunu iddia edemez. İdeoloji, dini nasslarla ve ona ait tefsirle rahatlıkla kurulabilmektedir. Oysa ne nasslar ne de onların tefsirleri bilimsel tarihi vermez; üstelik dinsel-ideolojik inanç yaratırlar. İnanç ise bir tarih değildir. İnançtan tarih yaparak devlet yönetmek pek büyük bir tarihsel yanılgıdır. Çünkü inanç bir bilgi değildir; inançla kurgulanan tarih, bir ideolojidir; kurgusaldır. Her mezhep kendine göre tarih yazar. İslam dünyasında mezhepler sayısı kadar tarih  çeşitleri vardır. Şimdi düşünün: Eğer tarih bir bilim olarak algılanmış olsaydı, İslam’ın tarihi bu kadar çeşitli, bu denli birbiriyle çelişkili tarihleri olabilir miydi? Caferiler, Aleviler, Sünniler (bin bir çeşit mezhepleri ile), Şiiler, cemaatler, tarikatlar…daha yüzlercesi. Her birine bakın; birbiriyle rekabet halinde kurgusal ve ideolojik tarihler görürsünüz. Hz. Ali birinde kahraman, öbüründe lanetlidir. Ebu Bekir, Ömer ve Osman birinde Raşit halifeler, diğerinde Ehl-i Beyt hasmıdırlar. Şiilerin Kuran’a, Hadis’e bakışı farklıdır; Mehdilik inancına dayalı tarihleri vardır. Daha çok örnek sayıp dökebiliriz.

Peki, sebep nedir?

Sebep, 19 . Yüzyıldan beri bilim olarak evrensel bir kabul görmüş tarih bilimi yerine, Ortaçağ teolojik kurgularını tarihin yerine ikame etmektir. Bu kör döngü, önce Müslümanları birbirine kırdırmaktadır.

Şimdi, sığınmacılar, Ortaçağ’daki tarihte kalmış; ama yapanı ve yazanını insan öznesi olarak fark etmiş bir tarih bilimine göre kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde konukturlar. Zihinsel ve kültürel çatışma buradan başlıyor. Sığınmacılar, anakronik bir tarihin içinde bocalarken; Cumhuriyet, bilimsel bir tarihin gerçekleri üzerine kurulmuştur. Özneliği ele geçirmiş insandan bu otoritesini alıp zihinlerde kurgulanan ideolojik-teolojik bir tarihin nesnesi haline getirmek, dağdan gelip bağdakine “Şeriat istiyoruz, Hilafet istiyoruz” dedirten bir paranoyayı doğurmaktadır. 100 yıl önceki tarihsel yaklaşım üzerinden çok sular geçti.

Sığınmacılar Muhacir değildir, Türk Milleti de Ensar değildir.

Neden?

Bir an için sözü edilen ayetleri Ensar-Muhacir hakkında bilimsel bir tarihin dayanakları olarak kabul edelim.

Muhacirler, Mekke’den Medine’ye göçmüşlerdir. Bu günkü gibi bir ülkeden diğerine değil.

Muhacirler ve Ensar, aynı dine, aynı kültüre ve aynı ırka mensupturlar. Oysa Türk milletini oluşturan unsurlar arasında aynı ırktan, aynı dinden ve kültürden olmayan insanlar da vardır ve hepsinden vergi alınmaktadır. Türk milleti dememek için, Dinler bahçesi kurulduğu, her vesile ile 40’a yakın etnik köken sayıldığını anımsayalım.

Medine Vesikası’nda her dini topluluk, vergisi ve harcamasını kendi içinde işletirdi. Şimdi koskoca Türk Milletini küçük bir Ensar topluluğu olarak tanımlamak, ne dünün ne de bugünün gerçekleriyle hiçbir şekilde bağdaşmaz. 84 milyon Türk Milletinin emeği ve kazancı, yalnız ‘inananlara ya da inanmayanlara’ gibi son derece tartışmalı bir kategori için seferber edilmez.

Muhacirler, Mekke’de büyük bir tehdit altındaydılar ve öncelikle yaşamlarını güvence altına almak zorundaydılar. Onları Mekke’den kovan Mekkeli müşriklerdi. Peki, sığınmacıları ülkelerinden kovan kimler? Mekkeli müşrikler mi? Yoksa emperyalist müşrikler mi? İkincisi olduğuna göre neden aynı emperyalistler, Habeş Necaşi’si rolüne bürünüp bu sığınmacıların ülkemize akın etmelerini destekliyorlar?

Hiç mi düşünmüyorsunuz? Akletmez misiniz? ‘Allah, aklını kullanmayanlara pislik yağdırır’ buyruluyor. Yağanı hiç fark etmez misiniz?

Mekkeli Müslümanları Mekke’den çıkaran müşrikler, Medine’de güvenle yaşamaları için, tutup Ensar’a Muhacirler’e harcamaları için bir fon ayırmışlar mı?  Ama Batı, bir yandan bizim modern Muhacirleri bombalıyor bir yandan da bize maddi destek veriyor; onların ülkemizde kalıcı olmalarını sağlıyor.

Muhacirler fakir Müslümanlar değil miydi?

Peki sığınmacı modern Muhacirler fakir ve yurtsuz insanlar mı, yoksa 250 bin doları verip ev alabilenlerin, vatandaşlık elde edebilenlerin; Türk vatandaşının  gücünün yetmez olduğu astronomik kiraları bir yıllık peşin ödeyebilenlerin çoğunlukta olduğu kardeşlerimiz değil mi? Muhacirler yoksuldu; Ensar Medine’de yerleşik olduğu için nispeten varlıklı idi. Peki, sığınmacı kardeşlerine ev sahipliği yapan Türk Milleti mi zengin, yoksa bu ‘Muhacir’ kardeşlerimizin çoğu mu? Hangimiz daha muhtacız?

Hem Muhacirler, bir müddet sonra kendi şehirleri olan Mekke’ye dönmüşlerdi. Peki, bizim Muhacirlerimiz ne zaman kendi ülkelerine dönecekler? Hiç dönmeyeceklerse, biz Ensarlıktan onlar da Muhacirlikten çıkmış olacak mıyız?

Savaş sebebiyle çok zorda, darda kalan herkese kapılarımızı çok eskiden beri hep açık tuttuk. Yine de açık tutuyoruz. Türk Milleti’nin hoşgörüsü, merhameti ve yardımseverliği, sadece ‘Müslüman’ ve ‘belli bir ırktan’ olanlara değil, darda kalan herkese yöneliktir. Şimdi, “ancak inananlar kardeştir” ayetini yanlış kullanıp, “bu evrensel Türk yardımseverliğini neden aynı dinden olma şartına bağlıyorsunuz? Bunun insanlıkla nasıl bir ilgisi olabilir?

Muhacirler Medine’den Mekke’ye hicret ederken bu süreç içinde kurtarabildikleri  aileleriyle sığınmışlardır. Peki,  bizim ‘Muhacirler’den özellikle Afganistan’dan gelenler neden ailelerini bırakıp sivil muharipler gibi akın akın ülkemize koşuyorlar? İran’ı atlayıp gelmeleri, Ensar-Muhacir tarihine Şii olarak bakmak istemeyişleri midir? Demek ki aynı konuda ayrı tarihler var. İran, Ensar-Muhacir meselesine, bizim gibi, o da kendi teolojik tarihi açısından bakıyor.

Modern Muhacir’in Afganistan, Suriye, Pakistan adı verilen ülkeleri yok mu? Yoksa haritandan silindiler haberimiz mi olmadı? Ya da Pakistanlı, Afganistanlı müşrikler bunları öldürmek mi istiyor? Kimdir bunlar? Bu ülkelerdeki yönetimler zaten şeriat değil mi? Ülkelerindeki şeriatten  kaçıp Türkiye’de şeriat ve hilafet yaygarası yapmaları size normal geliyor mu? Geliyorsa nasıl? Siz bunu anlatın.

Hani “Taliban’la  aynı düşünüyor, aynı  inanıyoruz” demiştiniz. Mademki aynı düşünüp inanıyorsunuz da, oradaki kardeşlerimiz neden laik bir ülkeye geliyor? Normalde ‘aynı düşünenler”in oraya sığınması gerekmez mi? Bu kardeşlerimizin derdi nedir? Afganistan Taliban’la “şeriatine ve hilafetine kavuşmuşken”, sığınmacılar için güvenli bir ülke haline gelmiş olmuyor mu? Yoksa şeriat her ülkeye göre farklı bir rejim anlamına mı geliyor? Ya da emperyalistler ülkemizi, şeriat ve hilafet ideolojisiyle cehenneme çevirdikleri söz konusu ülkeler gibi yapıp, sonunda Türk milletini mi sığınmacı yapacaklardır?

Ensar, Hz. Muhammed başta olmak üzere Muhacirleri Medine’ye davet etmişti. Muhacirin başında Hz. Muhammed vardı. Peki, bizim Muhacirlerin başında kim var? Hem Türk milleti onları davet etmiş midir?

Görüyorsunuz, normal bir aklın asla kabul edemeyeceği birçok yanıt verilebilir. Verilen her yanıt, insan aklının doğasını yerle bir eder.

Türk milletine ne Ensar, ne Muhacirdir. Ne inanan, ne inanmayandır. Millet inancıyla ya da inançsızlığıyla ölçülmez. Çünkü inanç somut bir olgu değildir. Türk Milleti, vatan aşkını en yüksek düzeyde hisseder ve yaşar. Sığınmacıların da vatanlarına sahip çıkmasını en az kendisi kadar ister. Bu isteği ırkçılıkla suçlayanlar, öncelikle vatanlarını ıssız bırakanlara haksızlık etmektedirler.

Vatansız, milletsiz insan olmaz. Sığınmacıların geldiği ülkelerin bağımsız, laik, çağdaş bir  hukuk devleti olmasını en çok Türk Milleti ister. Yoksa onlar gibi zavallı duruma düşmek istemez. Türk milleti, sığınmacıları güçlü İslam ülkelerinin vatandaşları olarak görmek istiyor. Müslüman da olsa başkalarının sırtından, terinden, emeğinden ila nihaye geçinmek, Ensar-Muhacir ilişkisiyle açıklanamaz. Tam tersine, ‘Ensarı Muhacir’ lehine ezmektir. Böyle bir kardeşlik hukuku kurulamaz.

Müslüman olsun ya da olmasın, çok insani koşullar altında Türk Milleti kimseyi kapıdan çevirmemiştir. Ama kapısından girene de sahip gibi değil, misafir gibi davranmasını öğretmiştir.

Sığınmacıları ve Türk halkını karşı karşıya getirecek Ensar-Muhacir kurgusu, tarih dışı teolojik bir ideolojidir. Sığınmacılar için insani şartlarda geri dönüş, en makul yoldur. Geri dönmeleri kendi topraklarını yurt edinmeleri onların hem arzusu hem de görevidir. Bunu engellemek hem sığınmacılara hem Türk milletine zarar vermektir.

Irkçılık ve faşizm, sığınmacılar üzerinden Türk milletine baskı kurmak, yıldırmaya çalışmaktır. Türk milletinin hiç bir sığınmacıyla derdi veya hesabı olamaz. Asıl hesap, politik sahadadır. Öyle de olmalıdır.

Birincisi; Dinler Tarihine göre Ensar-Muhacir olgusu, kanıtlanamaz. Tek taraflı teolojik-ideolojik tarih yaklaşını tarih biliminin nesnel verileri olarak kabul etmemiz, bize tarih biliminin tarafsızlığını vermez. Bu ise, Ensar-Muhacir olayının tarih bilimine göre gerçekleştiğine dair hiçbir veri sunmaz.

Yazarın Diğer Yazıları