Anayasal cinayet

Hukuk, esas olarak zayıfın güçlü karşısında korunmasıdır. Ya da öyle olmalıdır. Zayıfın güçlüye karşı, bireyin devlete karşı korunması esastır.

Günümüz hukuku böyle midir? En azından ülkemiz için durum böyle midir? İşte ip tam da burada kopuyor. Teoride bu böyle olsa da en azından böyle belirtilse de gerçekte böyle olmadığını sokaktaki herhangi bir vatandaş bile bilir, söyler.

Anayasa’nın ilk maddelerinde devletin temel nitelikleri sayılırken hemen Anayasanın 2’nci maddesinde “hukuk devleti” ilkesi devletin temel niteliği olarak düzenlenmiş̧, bu ilke Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarında “eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı tutum ve davranışlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet” olarak tarif edilmiştir.

Tarif güzel değil mi? Gayet açık ve net. Hukuk tabiriyle sarih. Peki gerçekte durum bu mudur? Kesinlikle değil!

Hukuk ve kanunlar ve beraberinde adalet kurumu maalesef ki iktidarların tahakküm aracı olmuştur. Ortak toplumsal değerler ve çıkarlar kadar bireyin hak ve özgürlükleri korunması gereken esas şeyler olması gerekirken bunun yerine bir zümrenin, bir sınıfın, bir partinin, bir inancın, bir aidiyetin sair sayabileceğimiz toplumun bir kısmının korunması amaç haline gelmiştir. Durum böyle olunca varlık sebebi ortadan kalkmış olan hukuk ve adalet sadece şekli birtakım merasimlerden öteye geçememektedir. Akabinde iktidarlar için adalet sistemi ve hukuk, uygulanıp geliştirilmekten çok ele geçirilip kullanılması gereken alelade bir teşkilata dönüşmüştür.

İşin özü, Anayasanın başlangıç maddelerinin en başına da koysan “hukuk devleti” ilkesini, pratikte karşılığı yok ise sadece bir hukuki metin olarak kalır. O saatten sonra da hukuk devletiyim demek iddiadan öte anlam ifade etmez. Hele ki bu durumda “altın çağ” falan da mümkün olmaz. Sözde altın çağ pratikte ise taş devrinden geriye düşersin. Hukuk ahkam kesilecek, hamaset yapılacak bir alan değildir. Palavrayla yürümez, keza gerçek hayatta karşılığı olmadıktan sonra kimse de bu palavraları yemez. Halkın nazarında gerçekle örtüşmeyen büyük laflar, laf olarak kalır. Çünkü; halk gündelik yaşamında görmediğini var kabul etmez. Lafla da peynir gemisi yürümez, hele ki kaptan ezberlenmiş lafları okumaktan bile aciz ise o gemi karaya oturmaya mecburdur.

28 ŞUBAT’IN İNTİKAMI…

Hukuk dedik, adalet dedik, altın çağ dedik. Dedik de dedik. Sonuç; geldik 28 Şubat davasına. Anayasanın kendilerine verdiği görev ve sorumlulukların gereğini yapmaktan öteye bir eylemleri olmamış kişileri siyasi saiklerle ve tamamen intikam alma, kendince hesaplaşma iç güdüsüyle mahkum eden bir düzende hukuktan, hukukun üstünlüğünden, bireylerin hak ve özgürlüklerinden bahsedilebilinir mi? İntikam ve istihdam alanı haline dönüştürülmüş bir sisteme adalet sistemi denilir mi? Anayasal görevi yerine getirmek ne zamandan beri anayasal suç oldu?

Fetullahçı çetenin kumpası olduğu aşikar olan bu davanın hakimi, savcısı şimdi nerede? “Ben bu davaların savcısıyım” diyen dışında hemen hepsi meslekten ihraç edildiler, yargılandılar, ceza alanlar oldu. Tanıdık bir tabirle onlar içeride ama fikirleri iktidarda!

Gerçeği görmekten aciz, iyi diyelim iyi olsun mantığı ile olmayan vasıflar atfedilen bir sistem, karşına 28 Şubat davası gibi hukuk garabetiyle çıkarsa söyleyecek sözün kalmaz. Daha dorusu o saatten sonra ne söylersen söyle para etmez. Etmiyor!

Kim ne derse desin, gerçek durum tüm çıplaklığı ile ortada duruyor. Bahse konu davanın amacının ne olduğunu sokaktaki vatandaş biliyor, anlıyor, görüyor. Uzun lafın kısası hukuk eliyle kan davası güdülmüş, cinayet işlenmiştir.

Cinayeti körler gördü, sağırlar duydu.

Yazarın Diğer Yazıları