Aydın Doğan, Yaba ve bir mülakat

Yaba edebiyat dergisinin ve Yaba Yayınları’nın sahibi Aydın Doğan, Ayşe’nin eşi, Şirin’in babası, benim de 25 yıl öncesindeki 15 yıllık bir zaman diliminde dostumdu, yoldaşımdı. Bu nedenle ölüm haberi yüreğimi diğer birçok ölümden daha fazla titretti! Aydın Doğan öldü, hatıraların yükünden kurtuldu. Biz bir süre daha bu yükü taşıyacağız anlaşılan!

BİR ÖLÜM

“Yaba Yayınları’nın sahibi ve Yaba dergisinin genel yayın yönetmeni, öykü ve oyun yazarı Aydın Doğan hayatını kaybetti. Doğan, İstanbul Eyüp Sultan Devlet Hastanesi’nde bir süredir kanser tedavisi görüyordu. Doğan’ın naaşı, 13 Temmuz Salı günü Şişli Merkez Camii’nde öğlen namazından sonra Bolu’nun Ayman Yaylası’nda defnedilecek.”

Yaba edebiyat dergisinin ve Yaba Yayınları’nın sahibi Aydın Doğan, Ayşe’nin eşi, Şirin’in babası, benim de 25 yıl öncesindeki 15 yıllık bir zaman diliminde dostumdu, yoldaşımdı. Bu nedenle ölüm haberi yüreğimi diğer birçok ölümden daha fazla titretti!

AZİZ AYDIN DOĞAN

Bizim kısaca Aydın Doğan dediğimiz, sizin bildiğiniz Aydın Doğan’dan ayırmak için burada “Aziz” ön adını da ekleyerek andığımız Aydın Doğan’ın öyküsü, dünyaya gözlerini açtığı 1947 yılında Elazığ’ın Keban ilçesine bağlı Lorikan köyünde başlamış. Küçük yaşta babasını yitirince ailesi onu Elazığ’ın Kesrik Mahallesi’nde başka bir aileye evlatlık vermiş. Çocukluğunda terzi, kunduracı, şapkacı, berber çıraklıkları yapmış.

19 yaşında Ankara’ya gelmiş, burada yeni arkadaşlıklar edinmiş ve onlarla sanat ortamına girmiş. Bir süre resim tabela işleriyle geçimini sağlamış. Tiyatroya olan ilgisi, hem tiyatro oyunlarını okumaya hem de tiyatro yazmaya yöneltmiş onu. O kadar ki 1968’de arkadaşlarıyla kurduğu tiyatro topluluğuyla Ankara’nın yazlık sinemalarında komediler oynamış.

1972’de bir yayıncı dostuyla kitabevi açmış, 1974 yılında günlük yayımlanan bir gazetede kısa bir süre muhabirlik yapmış. İlk öykülerini “Savaş Gazetesi”nin (Ankara) sanat sayfalarında, “Radyo Televizyon Dergisi”, “Başkent”, “Çığ” (Yugoslavya) gibi dergilerde yayımlamış.

“Hıdırlardan Biri” öyküsü 1978 yılında Yapıt Dergisi ödülünü kazanmış. Aynı yıl arkadaşlarıyla kurdukları amatör grup olan Kardeş Tiyatrosu’nda yazarlık ve yönetmenlik yapmış. 1979 yılında “Yaba” dergisini yayımlamaya başlamış.

YABA

2020’de 40. Yılında yayımına son verdiği Yaba dergisinin öyküsü de Ankara’da Samanpazarı’nda avuç içi kadar bir dükkânda başlamış. Aydın Doğan’ın bir edebiyat dergisi olarak yayınlamaya başladığı Yaba, ekonomik durumuna bağlı olarak kâh aylık kâh iki aylık periyotlarla sınırlı sayıdaki okuruyla buluşuyormuş.

Gün gün çevresi genişlemeye başlamış Aydın Doğan’ın, güzel insanlarla tanışmış; her biri bir edebiyat sevdalısı, hilesiz hurdasız adamlar… Doğu kültürünü halkın içinde yaşayarak sindirmiş olan Doğan, “Yaba”yı adından başlayarak içeriğine kadar halk kültürüne açmış. Birçok aydın ve sanatçı, onun bu halk kültürü ve edebiyatı duyarlığına uzak kalmamış; ona maddi manevi destek vermiş ve Yaba’nın belli bir düzeye gelmesini sağlamış.

“YABA”DAN “YA-BA”YA

Daha sonra Samanpazarı’ndaki bir avuç dükkândan Aydınlıkevler’deki iki avuç dükkâna taşınınca Yaba da artık üzerinden ilk sayıların hamlığını atmış ve edebiyatın daha akademik temalarına ısınma hareketleri yapmaya başlamış. O kadar ki “yaba”nın “harman savurmakta kullanılan, çatal biçiminde, tahtadan tarım aracı” olan sözlük anlamı bile artık “yayın basım” sözcüklerinin kısaltılmışı olarak yorumlanıyormuş.

Neden “mişli geçmiş zaman kipi”ndeyim? Çünkü ben Aydın Doğan’la 1980’de tanıştığımda Yaba, 3. yayın yılını geride bırakmıştı.

DTCF’DEN YABA AKADEMİSİ’NE

Biz, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü 1978 girişli öğrencileri, birer edebiyat delisiydik. Durmadan okuyorduk, kitaplarımızı birbirimizden kıskanacak kadar onlara tutkunduk. Öyle ki, hocalarımızdan İsmail Parlatır’ın ilk derslerinden birinde, “Biliyorum, birçoğunuz buraya edebiyatçı, yazar olmak için geldiniz; ama boşuna heveslenmeyin, birazcık edebi yeteneğiniz varsa bile biz onu öldürürüz!” uyarısı bile hızımızı kesmeye yetmemişti. Çünkü üniversitelerin henüz “ünilise” olmadığı yıllardı ve biz kendi aramızda başlattığımız entelektüel tartışmaları amfiye taşıyacak, tartışmalara hocalarımızı katacak kadar cesurduk. Hatta birkaçımız okumakla kalmıyor, yazma denemeleri yapıyorduk; çoğu kez edebiyat dergiciliğinin o yıllardaki canlı ortamında bu denemeler karşılık da buluyordu.

İşte Yaba’yla ve Aydın Doğan’la tanışmamız böyle bir atmosferde gerçekleşti. İlk şiirim Yaba’da yayımlandığında şair olduğuma inanasım gelmişti. “Eller” adlı bu şiir, türkü formundan yararlanıyordu ve Yaba’nın halkçı kültür davasına uygundu. Bu şiirin benim için asıl önemi ise Aydın’la tanışmama vesile olmasıydı.

Aydın Doğan’la dünya görüşlerimiz, hayatı anlayışımız da paralellik gösteriyordu. Ne onun Elazığlı olması, benim Kırklarelili olmam, ne etnik köklerimizin farklı oluşu, ne de eğitim durumumuz bu paralelliği bozmaya yetiyordu. Çünkü o zamanlar bu tür farklılıklar ayrılık getirmiyor, tersine zenginlik sayılıyordu. İki şey bu birlikteliğin uzun yıllar sürmesine yetmişti: Biri, insana, dünyaya ve ülkemize ait algı ve tutumumuz; diğeri, edebiyat tutkumuz.

Hiçbir işi, parmaklarımın ucuyla tutup yarım yamalak, isteksizce yapmadım. Girdiğim her işe bütün gövdemle girdim, Yaba’ya da. Bir yandan derslerin yükü kafamda, bir yandan da dergi için neler yapabilirim sorusu. Çeşitli konularda sormacalar yapıyor, yazılar yazıyor, kitaplar tanıtıyor, makaleler hazırlıyor, dergiye gelen ürünleri değerlendiriyor; yazı, şiir, öykü vb. gönderenlere yanıtlar yazıyor, Yaba Yayınları’ndan çıkacak kitapların düzeltmelerini yapıyor, matbaalara koşturuyor… Aydın Doğan’a yardım ediyordum.

‘YEPYENİ TÜRK EDEBİYATI KÜRSÜSÜ’

Bir süre sonra derginin yazı işleri müdürlüğünü üstlendim. O zaman yüküm ve sorumluluğum daha da arttı. İlk kitaplarını yayımladığımız Cemil Kavukçu’ları, Salih Bolat’ları, Şükrü Erbaş’ları ve daha nicelerini Yaba’nın Aydınlıkevler’deki bu iki avuçluk kırtasiye dükkânı olan yönetim yerinde tanıdım. Onları ve o zaman Yaba’nın bir başka emekçisi İsmet Arslan’ı tanımış olmam bana bu ortamın sağladığı en önemli kazanımlardır. Metrekaresine iki kişinin düştüğü bu sıcacık ortamda nice heyecan, bilgi ve edebiyat dolu sohbetler benim için ikinci bir DTCF’ydi; artık kürsümüzün adı Yeni Türk Edebiyatı değil, ‘Yepyeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’ydü!

1984’te askerlik için Ankara’dan ayrılmak zorunda kalıncaya kadar bu böyle devam etti. 18 ay askerlikten sonra, yaklaşık dört yıl kadar Ankara dışındaki öğretmenliğim süresince, Yazı işleri görevim dışında dergiyle olan bağım, aynı yoğunlukta değilse de devam etti. 1990’da tekrar Ankara’ya dönüp yerleşince Yaba’daki tempolu çalışmamız bıraktığımız yerden yine başladı.

YANITLARIYLA

Derginin 13. sayısında (Eylül, Ekim 1980) “Yanıtlarıyla” genel başlığı altında bir dizi başlatmıştık. Her sayımızda çeşitli aydın ve sanatçılarımızla görüşmeler yapıyorduk. Bu görüşmelerde geniş bir yelpaze içinde yer alan aydınlarımızın sanat ve düşünce temelinde yapıp ettiklerini öğrenmeyi, ülkemizin gündemine ilişkin görüş ve düşüncelerini okurlarımıza iletmeyi amaçlıyorduk.

Dizi, dergimizin oldukça canlı ve ilgi gören sayfalarını oluşturuyordu. Tiyatrodan öyküye, romandan masala, şiirden sanatçı örgütlerine, Türk dilinden Kürt kültürüne… geniş bir yelpazede yayılan temalarda aydın ve sanatçılarımızla görüşmeler yaptık.  Dergimiz adına bu görüşmeleri ilgi ve yakınlığına göre farklı kişiler yapıyordu. Örneğin Peride Celal’le Gülgün G. Arıgümüş; Abdullah Rıza Ergüven, Erkan Yücel, Talip Apaydın, Feyza Hepçilingirler’le Aydın Doğan görüşmüştü. İsmet Arslan Musa Anter ve Doğu Perinçek’le, ben de Fakir Baykurt, Erol Toy, Hilmi Yavuz ve Ali Yüce’yle bir mülakat yapmıştım.

DERGİDEN KİTABA

Birçok aydın ve sanatçımızla yaptığımız bu görüşmeleri 13 yıl boyunca dergimizde yayımladık. Oldukça zengin bir birikim ortaya çıkmıştı.  1993 Yaba’nın 15. yayın yılıydı. 15. yaşın anısına bir şeyler yapmalıydık. Öteden beri kafamızda bu mülakatları dergi sayfalarının dağınıklığından kurtarma, bir kitapta toplama düşüncesini gezdirip duruyorduk. Böyle bir kitabı 15. yayın yılımızda dergimizle birlikte okurlarımıza armağan etmek derginin tanıtımı bakımından da parlak bir düşünceydi. Bin bir mali zorlukla çıkarabildiğimiz bir dergi için külfetli bir işti; ama amatör fedakârlığımıza da yakışan bir davranıştı. 15 yıldır kimi zaman aksamalarla da olsa varlığını sürdürebilmiş bir derginin, yıllardır verdiği bir yayın mücadelesinin taçlandırılması olacaktı bu.

Öte yandan bu görüşmeleri bir kitapta toplayarak dünden yarına sanat ve edebiyatımızla ilgili küçük de olsa derli toplu bir belge bırakmış olacaktık. Aydınlarımızın düşüncelerini dolaysız anlayabilmek, sanatçılarımızın ürünlerinin oluşum serüvenlerinin izlerini kendilerinin verdikleri ipuçlarıyla sürebilmek gibi ikincil amaçlarımızı da bu tür bir derlemeyle gerçekleştirmek istedik.

Bu amaçlarla kitabın hazırlanması için hemen kolları sıvadık. Kitabı yayına ben hazırlayacaktım. Bunu yaparken soru ve yanıtlardaki gereksiz uzatmaların, anlatım ve noktalama yanlışlıklarının giderilmesi dışında konuşmaların özgün biçimlerine bağlı kalacaktım. Kitaba sorularımızı yanıtlayan aydın ve sanatçılarımızın kısa biyografilerini ekleyecektim. İsmet’in İstanbul’da Doğu Perinçek ve Musa Anter’le yaptığı konuşmalar dışındaki görüşmeler mektupla gerçekleştirilmişti. Bundan doğabilecek sorularla yanıtlar arasındaki olası kopuklukları, yayın hazırlığı sırasında elden geldiğince gidermeye çalışacaktım.

Bütün bunları yaptıktan sonra amacımızı ve kitabımızın hazırlık aşamasını anlatan bir önsöz yazdım. Kitabı, yayın tarihine kadar (Ağustos 1993) aramızdan ayrılan altı aydın ve sanatçımıza(Erkan Yücel, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Kemal Bayram, Kerim Korcan, Necati Zekeriya, Musa Anter) ithaf ederek çalışmamı noktaladım. Güzel bir şey yaptığımıza inanıyordum; çünkü ‘söz uçar, yazı kalır’dı!

GÜZEL BİR ŞEY Mİ?

Ne yazık ki bu düşüncede olmayanlar da vardı. Bugünün demokrasi şampiyonları, o günlerde Kürt sorunu konusunda çok duyarlıydılar. O kadar ki, yazdıkları öykülerde örgüte zevk için Türk astırıyorlar; kardeşliğe, birlikte yaşama dileklerine bile tahammül edemiyorlardı. Çünkü o yıllarda henüz AB, ABD ve AKP’den ‘ileri demokrasi’yi öğrenmemişlerdi, öğrendiklerinde ise bu kez antiemperyalist aydın, sanatçı ve yurtseverleri öcü bellediler. İşte o zamanlar içlerinden biri, bizim güzel bir şey yaptığımıza inanarak, heyecanla yayımladığımız bu “Yanıtlarıyla” adlı kitabımızı cımbızladı, gerekli yerlere ihbarda bulundu ve “görev”ini yaptı; tıpkı daha sonraki Ergenekon’un ‘gizli tanıkları’ gibi! Tek farkları, onlar biraz daha ‘gizli’ydi!

Musa Anter’le İsmet Arslan arkadaşımızın yaptığı söz konusu görüşme dergimizin Eylül – Ekim 1992 tarihli sayısında yayımlanmıştı. İtiraf etmek gerekirse, biz de bu görüşmede Musa Anter’in kimi uç değerlendirmelerini “iki kardeşin” hassasiyetlerini dikkate alarak törpüleme gereği duymuştuk. Çünkü AB ve ABD merkezli o kadar çok fitne vardı ki iki kardeşi birbirine düşürmeye çalışan, bize düşen, bunlarla mücadele etmekti ve biz de öyle yapıyorduk. Ama onlar da boş durmuyordu;  bu mülakatın dergide yayımlandığından bile habersiz bir ‘gizli tanık’, önce Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne başvurmuş ve şikâyet, Emniyet Müdürlüğü’nün 22 Aralık 1993 tarihli yazısıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmişti.

DGM DEVREDE

Aynı şikâyet Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 24. 12 1993 tarihli görevsizlik kararıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal etmişti. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı kabul edip söz konusu “Yanıtlarıyla” adlı kitabı inceledi ve 20. 01. 1994 tarihli iddianamesinde Kitabın Musa Anter’le yapılan görüşmesinde, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapmak’ suçunu tespit etti.

Hakkımızda hazırlanan iddianamede özetle: “Yanıtlarıyla adlı kitabın Mustafa Pala tarafından hazırlandığı ve Aydın Doğan’ın sahibi olduğu Yaba Yayınları tarafından neşredildiği, kitabın 114 – 130 sahifeleri arasında Musa Anter’le yapılan söyleşide aynen: ‘Aslına bakarsanız asırlardan beri Kürt kültürüne ambargo konulmuştur, … birkaç profesör bir araya geliyor, Kürt ismi kart kurttan gelme ve dağ Türk’ü diyorlar… Kürt realitesini kabul ediyoruz, diyorlar. Yalan’ Ne Kürt realitesi? Kürt kanunu ayrı bugün. … Biz her yerde evin sahibiyiz ve ev sahibiyiz.’ şeklinde sözcüklere yer verilmiştir.” dedi ve “Kitapta yer alan Musa Anter’le yapılan söyleşi bir bütün olarak değerlendirildiğinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan propaganda niteliği taşıdığından; sanık Mustafa Pala’nın 3713 sayılı kanunun 8/1 ve TCK’nin 31. maddesi; sanık Aydın Doğan’ın 3713 sayılı kanunun 8/2 maddesi gereğince cezalandırılmalarına; suç ihtiva eden kitabın TCK’nin 36. maddesi gereğince zoralımına kara verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur.” diye yazıldı. İddianamenin altında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Ali Rıza Konuralp’in imzası vardı.

SUÇ VE CEZA

İddianameye konu olan kitapta 20 sanatçı ve yazarla yapılmış 21 mülakat yer alıyordu. O dönemde Terörle Mücadele Kanunu olarak bilinen kanuna göre İsmet Arslan’ın Musa Anter’le yaptığı 22 soruluk mülakatın 5 sorusuna verilen yanıtta ‘terör örgütünü övme’ suçu işlendiği tespit ediliyor ve kitabı yayına hazırlayan Mustafa Pala, yapmadığı bir mülakattan, yazmadığı bir yazıdan, sormadığı sorudan iki yıl ağır hapis ve 250 milyon lira ağır para cezasına; yayıncı Aydın doğan da 6 ay hapis ve 50 milyon para cezasına mahkûm ediliyordu. Zaman böyle bir zamandı!

Evet, zaman öyle bir zamandı ki savcılarımız ‘Kürt’ün “K”sinden bile korkuyorlardı, tıpkı daha beş yıl önce “Türk”ün “T”sinden de korktukları gibi! 5 paragraftan yaptıkları cümle hatta sözcük alıntılarını iddialarına kanıt göstermişler, o cümlelerin bağlamında yer aldığı paragraflara, paragrafların bağlamında bulunduğu temaya bakmamışlardı. Hem dilin semantiğine hem ‘anlamlandırmanın yazının bütününe ilişkin yapılması’ yönündeki Yargıtay içtihat kararlarına uyulmamış ve mülakattaki ‘kardeşlik teması’ gözden kaçırılmış; konuşmanın içeriğinde ‘Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine bir propaganda’ yapılmadığını, tersine bir arada yaşamanın olanaklarının araştırıldığını görmemişler ya da görmek istememişlerdi.

Söz konusu mülakatta sorulan 22 sorunun üçü Musa Anter’in kurucusu ve yöneticisi olduğu yasal kurumlar olan Mezopotamya Kültür Merkezi, Kürt Enstitüsü ve Kürt Kültür Vakfı çalışmalarıyla, 12’si kültür, edebiyat ve dil tartışmalarıyla ve 7’si de bir arada yaşamaya yönelik çözüm önerileriyle ilgiliydi; ama ne ihbarcıların ne de savcıların böyle ayrıntılı bir analiz yapmaya zamanları vardı. Olmadığı için de İsmet Arslan’ın  “Peki Anadolu toprağında milliyetçilik mi yoksa enternasyonalizm mi gelişecek ve ortaya çıkacak?” biçimindeki ayrıştırıcı değil, birleştirici sorusunun anlamını da “Her enternasyonal kültür milli kültürlerin bir araya gelişinden olur. Bir buket, bir çiçek demeti gibi. Kürt kültürü de bir çiçek olur…” biçimindeki yanıtın vurgusunu da anlayamamıştı. Hatta 12 Eylül Atatürkçülüğüne yönelik eleştiri bile Cumhuriyet’in asli kurucu kadrolarına yönelik bir eleştiri sayılmıştı.

Daha vahimi ise benim sadece kitabın yayımıyla ilgili teknik çalışma yaptığım, 21 görüşmeden davayla ilgili olmayan sadece dördünü gerçekleştirdiğim, görüşmecileri hem  “İçindekiler”de hem “önsöz”de ve hem de arka kapakta belirtiğim, kitaba sadece bir önsözle 20 sanatçı ve aydının biyografilerini eklediğim, sorular ve yanıtları dil ve anlatım hataları yönünden denetlediğim, söz konusu söyleşilerin tümünü 13 yıl boyunca Yaba dergisinde yayımladığım halde, gerekçeli kararda aynen şu ifadeler yer almıştı: “Yanıtlarıyla isimli ‘kitabın yazarı’ olan Mustafa Pala’nın çeşitli yazarlarla ‘yaptığı’ söyleşininMusa Anterle ilgili bölümünde… Sanık ‘Mustafa Pala Musa Anter ile yaptığı’ röportajda Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bölünmez bütünlüğüne yönelik ‘sorular sorduğu’…” (Tek tırnaklar bana ait M.P.)

Yargılanma sürecinde bunca maddi hatanın hiçbirini düzelttiremedik biz, sonraki Ergenekon, Balyoz ve Odatv davalarındaki avukatların maddi hataları düzeltemedikleri gibi! Zaman öyle bir zamandı, DGM’ler öyle mahkemelerdi, tıpkı sonraki Özel Yetkili Mahkemeler gibi!

Aydın Doğan, aldığı cezayı 5 milyon lira teminat yatırarak iki ay erteletmişti. 50 milyon lirayı da ödemiş ve infazını iki ay daha erteletmek için gittiği DGM İnfaz Savcılığında, dilekçesi işleme bile konmadan savcılıkça tutuklama kararı çıkarılarak tutuklandı ve Ulucanlar Cezaevine kondu. Aydın Doğan Ulucanlar’da “örgüt” koğuşunda, nasıl bir “eğitim” aldıysa o günden sonra bir intikam gibi, ülkemiz ve insanımızla ilgili ortak algımız ve tutumumuzu hızla terk etti. Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’da yapılan bir işçi eylemini, işçilerin “Kürt ulusunun bağımsızlık talebini” dile getirmiyorlar diye eleştirip bir bütün olarak işçi sınıfını hakaretlerle karalaması, aramızdaki son bağlantı telini de kopardı.

HATIRALARIN YÜKÜ

DYP – SHP koalisyon hükümetinin Avrupa ile yakınlaşması, imzalanan sömürü anlaşması olan ‘gümrük birliği’, siyasi planda, ayrılıkçı Kürt örgütlerinde büyük bir umut yaratmıştı. Bunu cezaevinde birlikte kaldığımız hükümlülerin gözlerinden ve sözlerinden açık olarak anlıyorduk. Kürt meselesini Türk siyasetinin değil, Avrupa’nın çözeceğine olan inançları ve bu yöndeki beklentileri artmıştı. O günlerde bunları rahatlıkla yazıp söylüyorlardı. Mücadeleyi biz veriyorduk, bedeli biz ödüyorduk; ama sorunu Avrupa çözüyordu!

Benimse uğradığım haksızlık duygusu içimi kemiriyordu. Türk-Kürt konusunda onlar gibi düşünmüyordum. Bir arada yaşamaktan yanaydım ve bilimsel sosyalizme inanıyordum. Gidip teslim olmak suçu kabullenmek demekti, teslim olmadım. Evimden ayrı mekânlarda yaşamaya başladım; oysa evimde bir yaşında çocuğum vardı ve ben onu göremiyordum. Bir gün ona duyduğum özlemin yarattığı gafletle gizlice eve girince evin etrafı polislerce çevrildi ve yakalandım. Ulucanlar’a gönderildim, hiçbir örgütün koğuşunda kalmak istemediğimden bir hücrede tek başıma geçirdiğim bir haftaya razı oldum. Sonrası Haymana Cezaevi, o da başka bir hikâye!

Yaba dergisine dönecek olursak, o bazen sadece Yaba, bazen Yaba Edebiyat, bazen de Yaba Öykü adlarıyla 40 yıllık bir yayın yaşamının ardından 2020’de yayın yaşamını noktaladı; işte bir hafta önce de Aydın Doğan… Ardında Halkın Cönk Defteri (Çağdaş Şiir Antolojisi, 1981), Afişte Ölen Adam (Öykü, 1988), Kör Pencere (Öykü, 1993), Delioğlan ve Diğerleri (Tiyatro, 5 oyun, 1995), Halkın Cönkü (Tematik halk şiiri antolojisi, 1995), Güneşli Bayır (Öykü, 1998), Kara Fıkralar (2001), Islak Kaldırımlar (Roman, 2002), Şahnameden Seçme Hikâyeler (Firdevsi’den, 2003), Bir Taşralı Gencin Günlüğü (2007), Günlerin İzi I, (Günlük izlenimler, anılar, eleştiriler, 2007), Gece – Kirli Savaş (oyun, 2011), Yiğikili Zülküf (Belgesel roman, 2013), İki Yaşlı Küçükhanımın Curcunası (Öykü-oyun, 2015), Öğle Şarabı, Katherine Anne Porter’den uyarlamadan (Oyun, 2009) oluşan bir toplam bırakarak…

Aydın Doğan öldü, hatıraların yükünden kurtuldu. Biz bir süre daha bu yükü taşıyacağız anlaşılan!

Yazarın Diğer Yazıları