Cemaat ve tarikatlar hem yasa dışı, hem de İslam dışıdır

Geçtiğimiz yıl yani bundan birkaç ay önce Akdeniz Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Mehmet Sami Tuğrul’un Erenköy Cemaatine bağlı Alimder Derneği’nde “deccali öldürdüm” naralarıyla boğazı kesilerek öldürülmesinin üzerinden fazla geçmeden bu kez de Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Enes Kaya’nın yine Nurcuların bir koluna bağlı bir hücre-cemaat evinde intihar etmesiyle ülke ve toplum olarak derinden sarsıldık.

CEMAAT YURTLARI VE HÜCRE EVLERİ

Her iki olay, cemaat yurtlarının ve hücre evlerinin yasalara aldırmadan, yeterince denetime tabi tutulmadan serbestçe faaliyet gösterdiklerini gözler önüne sermektedir. Cemaatler ve tarikatlar sadece kendi sayılarını değil, ülke çapında her il ve ilçede yasal olsun olmasın yurtlarının ve hücre evlerinin sayılarını da çoğaltma yarışı içindedir. Yurt binası bulamadıkları yerlerde apartmanlar kiralayarak hücre tipi yapılanmayla öğrencileri çaresizliklerini kullanarak buralara yerleştirmektedirler.

Apartman veya apartlar şeklindeki yurtların sayısı, yurt tabelası altındakilerden daha fazla ve daha cazip olmalı ki vergiden kaçırdıkları gibi, denetimden de kurtulmanın en güvenilir yolu olarak benimsenmektedir. Yeme-içme ve barınma görünüşte sağlanıyorsa da asıl amaçları öğrencileri ailelerinden hatta okudukları üniversitelerden fikren, ruhen uzaklaştırmak; onları her alanda kendileri için gelecekte kullanabilecekleri elemanlar olarak hazırlamaktadırlar.

Bu iki acı olayda, üniversite gençliğinin nasıl korkunç bir cendere içinde olduğunu apaçık görüyoruz. Fetö’yü bir deneyim fırsatı olarak değerlendiren cemaat ve tarikatlar, taktiklerini geliştirmiş; yurtlar kurmakla birlikte asıl ağırlığı ev örgütlenmelerine vermişlerdir. Nitekim rahmetli Enes Kara’nın kaldığı hücre-cemaat evi, Nurcuların Okuyucular grubuna aittir. Bilindiği gibi Fethulllahçılık, Said-i Nursi’nin ana kollarındandır. Okuyucular da aynı kaynaktan gelen bir başka nurcu koldur. Bağlantısal ve bütünsel düşündüğümüzde bunların birbirinden farkı olmadığını; eşeğin karpuz kabuğunun tümünü ıslattığını; değmeyen, işe yarar bir tarafının olmadığını anlarız. Aynı kaynaktan türeyen cemaatleri Fetö’den farklı görmek, bir ağacın ana dalını o ağaca ait değil diye kesip diğer kalanların o ağaca ait olduklarını öne sürmek kadar akıl dışı bir sanıdır.

Gençler cemaat yurtlarında tutukludur. Merhum Enes kara, bir günlük yurt hayatında ne olup bittiğini açıkça dile getirmiş. Verdikleri bir kap yemek ve bir yatağın karşılığında, gençlerimiz cemaat yurtlarında adeta tutsak olarak tutulmaktadır. Bu tutsaklık, iki yönlüdür: Birincisi, kazandığı üniversiteyi okuyabilecek yeterli maddi geliri olmadığı; devlet yurtlarının halen yetersizliği ve barınma ihtiyaçlarının karşılanamaması gerçeğiyle ilgilidir. Devletin ve hükümetin yapması gereken en önemli görev, devlet yurtlarının sayılarını çoğaltmak ve cemaat yurtlarını ve hücre-cemaat evlerini kapatmaktır. Uzun vadeli düşünülürse, bu yurtları sıkı denetime tabi tutarak tedricen kapatmalıdır.

Öğrencileri tutsak eden ikinci faktör, önceden ele geçirilmiş aileleridir.

Her iki örnekte de merhum gençlerimizin aileleri tarafından bu cemaat yurtlarına zorla konuldukları ve kendilerinin de cemaate mensup oldukları cenaze törenlerinde söyledikleri ile ortaya konmuştur. Demek ki cemaatler bu gençlerin önce ailelerini ele geçirmiş; onları iki ateş arasında çaresiz bırakmıştır. Katledilen oğlunun cenaze törenini “düğün günü” ilan eden bir baba ile “ben de bu cemaatin 25 yıllık üyesiyim, şikayetçi değilim” diyen bir başka babanın bu açıklamaları, ölen gençlerin aileleri ile cemaatleri arasından nasıl da sıkışıp çaresiz kaldıklarını çok somut olarak açıklamaktadır. Bu feci olaylar, söz konusu ailelerin kendi iç meselesi olmaktan çıkmış; ülkemizin beka sorunu haline gelmiştir.

Bakara Suresi 256. Ayette “Dinde zorlama yoktur, kuşkusuz doğru ile yanlış birbirinden ayrılmıştır” dense de bu yurtlarda, cemaatler kendi ürettikleri siyasal ve ticari dincilikle öğrencileri zorla kendileri gibi inanmaya, kendileri gibi düşünmemeye ve koşulsuz teslim olmaya zorlamaktadır. Din, bunların elinde zorbalığa ve zulme dönüşmüştür. Hak ile batıl apaçıksa ve bunu normal aklı olan herkes anlayabiliyorsa öğrencilere din adına uygulanan zorbalık neyin nesidir?

Dini bilgilerini cemaat ve tarikatlar aracılığıyla edinen aileler kendi çocuklarını nasıl bir ateşe attıklarının farkında bile değildir. Bu dinci yapılanmalarda İslam’ı aramak, büyük bir yanılgıdır. Aileleri parçalayan, çocuğu ebeveynden, kardeşi kardeşten ayıran cemaat ve tarikatlar, kendi ticari ve maddi büyümeleri dışında hiçbir şeyi umursamazlar. Her mensup, onlar için kurban adayıdır.

YOKSULLARDAN ZENGİNLERE YÖNELİŞ

Cemaat ve tarikatlar, Fetö’den aldıkları ilhamla artık daha varlıklı ve çevresi güçlü ailelere, bunların çocuklarına yönelmeye başlamışlardır. Verdikleri bir hırka bir lokma sayesinde Karun gibi lüks içinde yaşam sürmeleri başka nasıl izah edilebilir?

Enes Kara’nın intihar olayından sonra bana ulaşan onlarca öğrenci benim tespitlerimi doğrulayarak barınmak zorunda kaldıkları cemaat evlerinde tıpkı Enes Kara gibi baskı ve zulme uğradıklarını; sade Müslüman olmalarının yeterli bulunmadığını ve genellikle zengin ailelere ve çocuklarına yönelik olarak faaliyetlerini yoğunlaştırdıklarını söylediler.

Ne yazık ki ancak ölümle sonuçlanınca bu acı olaylardan haberdar olabiliyoruz. Bir an önce önlem alınmalı ve cemaatlerin aileleri, gençleri ve bu yolla da üniversiteleri akıl dışı, bilim dışı, insanlık dışı kuşatmalarına engel olunmalıdır. İslam dini akılsızlık, cehalet, ihanet ve zorbalıkla anılacak bir din değildir. En öldürücü darbe başta bu milletin dinine indirilmektedir.

Dinci yapılanmaların din, ahlak ve erdem gibi herhangi bir kaygı ya da amaçlarının olmadığını Fetö örneğini akılda tutarak iyice bilmek gerekir. Fetö, cemaatler ve tarikatlar için tam bir turnosoldur. Çocuklarını dinci yapılanmaların desteğiyle okutmak veya onlara destek olsun diye çocuklarını onlara teslim etmek, ailelere ancak felaket ve pişmanlıklar getirecektir. Çünkü bu yapılar sizden aldıkları çocuklarını size geri vermez; yıllar sonra karşılaştığınızda ise, o artık sizin çocuğunuz olmaktan çıkmıştır. Aynı şeyi memleket sathı için düşünün. Türk çocuklarını kendi uydurdukları akıl ve insanlık düşmanı dincilikle kandıran cemaat ve tarikatlar, onların aklını, özgüvenlerini, kişiliklerini ve onurlarını almadan bırakmayacaklardır. Çocuğunuz isterse en yüksek düzeyde iş insanı, doktor, mühendis ya da siyasetçi olsun, fark etmez. 15 Temmuz’da, Türk halkından din adına topladıkları paralarla yine Türk halkının tepesine bomba yağdıranlar içinde kaç tane pilot, kaç tane mühendis kaç tane yüksek düzeyde yetişmiş kişi vardı? Ne oldu? Ailelerine, milletine ve kendilerine ihanet ettiler. Okudular ama insan olamadılar.

Bütün ailelere sesleniyorum: İslam’ı, açın Kur’an’dan, meallerinden okuyun. Doğrudan ayetlere ve onların güvenilir kısa ve özlü tefsirlerine başvurun. Fetvalar din değildir. Cemaat ve tarikatların söyledikleri dini ve gerçeği saptıran yalanlardır. Hurafeler ve batıl inanışlarla sizleri kandırıp çocuklarınıza ömür boyu zihinsel, bedensel ve sosyal ipotek koyuyorlar. Öbür dünyada insanı kurtaracak olan doğru ve sahih ibadetlerdir. Kimse kimseyi kurtaramaz. İslam dininde din adamı sınıfı olmadığı gibi şeyhler, şıhlar, tarikat liderleri de aracı değildir. Böyle bir yetkileri yoktur. Allah Hz. Muhammed’e bile hayatı boyunca tebliğci olma görevi vermiş onu bile kendisi ile inananlar arasında aracı yapmamış, bu yetkiyi ona bile vermemiştir. Peki eğer dinde aracılık olsaydı herhalde Hz. Muhammed’den daha iyi ve uygun aracı olamazdı. Allah da ona ölümsüzlük verir, kıyamete kadar bizimle Allah arasında hakiki aracı olurdu. Ama Allah onu da fani bir varlık olarak yanına almış ve ömrüne vade biçmiştir.

Aklınızı, malınızı, namusunuzu, çocuklarınızı alacak kadar Allah ile sizin aranızda böylesine aracılık yapmaya değer biri ya da cemaatler varsa, siz dininizi yeniden öğrenmelisiniz.

Biliniz ve unutmayınız ki, cemaat ve tarikatlar yasa dışı olduğu gibi, İslam dışı hatta İslam karşıtıdır. İslam düşmanı olan kaynaklardan din öğrenilemez.

İSLAM'DA CEMAAT VE TARİKAT YOKTUR

Din adamı sınıfı, Tanrı katında hatırlı, manevi olarak seçilmiş kişi ya da kişiler, kısacası Tanrı’nın seçkin kulları gibi inanışlar İslam’a göre kesinlikle reddedilir. Başka bir deyişle, İslam Peygamberi bile bizim gibi ibadet ve dini vecibelerle sorumlu tutulmuş; peygamberdir diye ona ayrıcalık tanınmamıştır. Sorumluluklarını yerine getirdiği sürece Allah onun peygamberliğini yüceltmiştir. Hz. Muhammed peygamberliğine, Tanrı katında sevilen bir insan olmasına rağmen, bu konumunu hiçbir zaman istismar etmemiş, kimsenin de kötüye kullanmasına izin vermemiştir. Şeyh, evliya, cemaat-tarikat lideri, mezhep imamı gibi vasıflardan hiç biri Hz. Muhammed için kullanılmaz. Bu vasıfların tamamı sonradan ortaya çıkmış ve bazılarına kutsallık, hatta peygamberlikten de üstün manevi özellikler yakıştırmak için kullanılmaktadır. Oysa bu özelliklerin hiç biri İslam ve peygamberinin onayladığı, kabul ettiği ve kutsal saydığı vasıflar değildir.

Cemaat ve tarikatlar İslam’ın ortaya çıktığı dönemde olmadığı gibi, Hz. Muhammed hayatta iken de yoktur. Hz. Muhammed sağ iken, İslam’da ikilik çıkarmak isteyen bir kısım münafık, kendilerine özel bir mescit yaptırırlar ve çoğunluktan ayrı ibadet edip davranırlar. Bu fitne giderek tehlikeli olmaya başlar. Asıl niyetin mescit ve ibadet olmadığını anlayan Hz. Muhammed bu mescidi yıktırır ve fitneci münafık grubu dağıtır. Tevbe Suresi 107-110. Ayetler bu gerçeği açıkça dile getirir:

“Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resul’üne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescid yapmışlardır. “Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı” diye de yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar.

Orada asla namaza durma! Daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulan mescid ise namaz kılman için elbette daha uygundur; burada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. Allah da arınmaya çalışanları sever.”

Allah bu konuda da Peygamberinin yanındadır ve Mescid-i Dırar yani zararlı ve fitne yuvası mescidin yıkılmasını onaylar.

Şimdi cemaat ve tarikatlar, Diyanet İşleri Teşkilatına bağlı ve Türkiye’nin hemen her mahallesindeki camileri değil, kendi yaptıkları sohbet evlerini, mescitleri ve yurtlarını ibadethane olarak benimserler. Halkın cami ve mescitlerini beğenmezler, kendi ibadet yerlerini kutsal kabul ederler. Cemaatçi ve tarikatçılar halkın cami ve mescitlerini ancak istismar aracı olarak kullanabilecekleri zaman ziyaret ederler.

Tevbe Suresi bugünkü cemaat ve tarikatların ibadethaneleri için de aynı mesajı veriyor. Hem bu yapılar hem de camilerimizden ayrı inşa ettikleri toplandıkları mekanlar zararlı ve fitne saçan kaynaktır. İslam’da yalnız bu ayet ve Hz. Muhammed’in uygulaması bile cemaat ve tarikatların İslam, iman ve dinle uzaktan yakından ilgilerinin bulunmadığını yeterince anlatmaktadır.

Cemaat ve tarikatlar, tıpkı Mescid-i Dırar ve onu kuran münafıklar gibi, Türkiye’de fitne, fesat ve din sömürücülüğü yoluyla ülkemizi bölmeye, devletimizi zayıf düşürmeye ve toplumu birbirine kırdırmaya çalışmaktadırlar. Hz. Muhammed’in sağlığında bile bu tip münafıklar göz göre göre Peygamber’e rağmen kafalarına göre mescit açmışlardı. Şimdi bu dinci yapılar da münafıklarla aynı yoldadır. Münafıklar o zaman sade dindarlığıyla mutlu yaşayan müminleri nasıl saptırmaya, aldatmaya ve yalanlarına köle etmeye çalışmışlarsa, bugün de cemaat ve tarikatlar bu münafık atalarıyla aynı yolu izleyerek gençlerimizi, çocuklarımızı, masum dindar insanlarımızı gece gündüz aldatmak için çalışmakta; canımıza, malımıza, ırzımıza, özgürlüklerimize ve vatanımıza kast etmektedirler.

İslam düşüncesi tarihinde şeyh, mürşit gibi kavramlar, tarikatların verdiği anlamı taşımıyordu. Şeyh veya mürşit, bugünkü üniversite hocası anlamında idi. Yoksa Allah ile kişi arasındaki manevi aracı değildi. Tarikatçılar, Allah, Peygamber ve din yerine, bu değerlerden üstün tuttukları dinsel liderlerini koydular. Bağlananlara mürit dediler. Oysa mürit İslam’da tarikat şeyhine bağlı kişi değil, “Allah’ı seven ve O’nu arayan”, “İyiyi ve güzeli murat eden” kişiye, manevi bireysel yol ehline denirdi. Bu kavramı da değiştirdiler.

Cemaat ve tarikatlar, önce İslam’daki temel kavramların içini boşalttılar. İstedikleri gibi doldurup bu kavramlarla sahte bir din uydurdular. Münafıkların Mescid-i Dırar’ı ve orada uydurdukları din ne ise, bu dinci yapıların mabedi ve dini odur.

Gerçek İslam, köleleştirmez; tutsak etmez, istismar etmez, edilmesine izin vermez. Fitne, fesat ve bölücülüğe geçit vermez. Herkesi aç bırakarak tıka bas yemenin yollarını arayanları münafık sayar. Camilerimiz dururken her grubun kendisine göre mekan yaptırıp milletten ayrılması inançsızlıktır. İslam’la olan bütün bağını kaybetmenin en kısa yolu, cemaat ve tarikatlara teslim olmaktır.

PEKİ, NE YAPMALI?

Yoksul ailelerin üniversite okuyan çocuklarına öncelik tanıyarak KYK yurtlarına gerekirse ücretsiz yerleştirilmelerine yönelik uygulama başlatmalı; bu sayede cemaatlere mecbur kalmalarının önüne geçilmelidir.

İslam’ı ve gerçek dindarlığı cemaat ve tarikatlarda bulamayacaklarını, sağlıklı dini bilgilerin-birçok eksikliklerine rağmen-İlahiyat Fakülteleri’nden alınabileceğini ve bunun yollarını göstermek, ailelere rehberlik etmek gerekir.

Atatürk’ü, onun devrim ve ilkelerini, laikliği ve Cumhuriyet değerlerini bütün çocuklarımıza öğretmek tek çaredir.

Cemaat ve tarikatların giderek artan olumsuz etkileri ancak Türk çocukları ve gençlerinin Cumhuriyet değerlerine yöneltilmesi ile kırabilecektir.

Gerçek İslam, ancak bilim, aydınlanma ve çağdaşlaşma yoluyla öğrenilir, anlaşılır. Tarikat ve cemaatlerin karanlığında aydınlık aranamaz. Hiçbir hakikat yalan dolanlar yoluyla bulunamaz.