Dindarlık Allah’a; Siyasal İslamcılık, kula kulluk etmektir

Dindarlık Allah’a; Siyasal İslamcılık, Kula Kulluk Etmektir

Kullandığı üsluptan mıdır, yoksa bilgi noksanlığından mıdır nedir, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, birkaç gün arayla üst üste “dinden hareketle kendini görünür kılmaya çalıştığı” törenlerde, görev ve sorumluluk alanını aşan demeçler vermeye başladı.

En son demecinden başlayalım. Gençlik çalıştayında gençlik ve İslam arasındaki etkileşimden söz ederken, “tüketim kültürü ve dijitalleşme sürecinin gence kulluğu unutturduğu”ndan söz ediyor. 

Dijitalleşen dünyada birey-toplum etkileşimi, Erbaş’ın da dediği gibi, son derece farklı ve karmaşık boyutlara ulaşmış bulunuyor.  Bu tespit zaten yaşadığımız teknoloji çağında hepimiz tarafından bilinen olgusal bir gerçekliği anlatıyor. İnsanlar, toplumlar, milletler arasındaki etkileşim ile insan- evren arasındaki etkileşim gittikçe etkinleşmekte; insanlık, etkileştiği evreni gittikçe daha hızlı bir biçimde genişletmekte, büyütmekte ve karmaşıklaştırmaktadır[1]. Kısaca tanımladığımızda, İnsan beyninin matematiksel modellemesi olan Yapay Zeka ve buna bağlı teknolojiler yoluyla geliştirilen yeni bulgular, yalnız gençliği değil, tüm insanlığı, tüm evreni kökten etkilemekte; yepyeni-yararı ve zarar ile-bir etkileşimsel ilişki sistemi doğurmaktadır. Buna hayret etmekte haklıyız ama bundan şikayet edip tepeden inmeci  dinsel ideolojik sübliminal mesajlar konuşlandırma fırsatı yaratmaya çalışmakta haklı değiliz.  Yapay Zeka’ya karşı insanın konumu, varoluşu ve geleceği üzerine kafa yorarken nasıl olur da biz insanlar, yarattığımız makineler, robotlar karşısında köle değil, özne kalabiliriz,  sorusuna yanıt bulmak için kan-ter dökerken, bu kez de Erbaş’ın kulluğa çağrısı ile uğraşmak zorunda kalıyoruz. 

Makineye kulluktan mı kurtulalım, kula kulluktan mı?

Ha makinenin ha makineleşmiş bir dini görüşün kulu olmak arasında sadece teknik bir fark vardır. İlkinde makinenin komutlarıyla, ikincisinde kendini tanrı veya tanrı vekili sanan bir kısım tarikatçı-cemaatçi hazır yiyicilerin komutlarıyla insanlığa veda ediyoruz demektir.

Bilişim, bilgi, teknoloji çağı veya dijital çağ, ne derseniz deyin, insan kendi yarattığı makinelere karşı ne yapacaktır? Klasik meslekler, iş kolları, üretim biçimleri, eğitim-öğretimin gelişmiş yöntemleri, eğitim teknolojileri çağımızda Türk gençlerinin ne ile karşı karşıya kaldıklarını ve çok az zaman sonra daha nelerle karşılaşacaklarını öğrenmeleri açısından –doğal olarak riskleriyle birlikte-yepyeni fırsatlara gebe olduğunu anlatmak, onları yeniliklere hazırlamak ve muhtemel dijital meslekler için donanımlı hale getirmek  ülke olarak geleceğimizi kurmak için son derece hayati önem taşıyor. Bu sayede Türk gençlerinin “özne” olarak dünya gençleri ile rekabet yapabilecek özgüvenle eğitilmeleri gibi nesnel sorunlar ortada dururken, “kul olmaları unutturuldu” demek, akıllara zarar bir konuşmadır.

Tüm dünya böyle bir çağa hummalı bir şekilde kendi gençlerini hazırlarken, kölelik çağlarına öykünmek ve köleliğe çağırmak, dindarlığa değil, siyasal İslamcılığa çağırmaktan farklı bir şey değildir. Diyanet, siyasal İslamcılığın hamisi, abisi ya da öncüsü değildir. Kuruluş amacı ancak böyle saptırılabilir. Tam tersine, Diyanet siyasal İslamcılığa karşı kalkan olmalıdır. Çünkü özerk, laik  anayasal bir Cumhuriyet  kurumudur.

Kulluğu unutmak  da ne demek? Kim kime kulluk edecek? Erbaş hoca’ya sorsanız, tabii ki Allah’a kulluk diye tefsir yapacaktır. Sorun, Allah’a kulluğa çağırmaksa, önce şunları demediğinizden emin olalım:

“Cemaat ve tarikatların liderlerine,

Radikal-bölücü-gerici dini grupların liderlerine

Dilinden din, iman, kitap, peygamber düşürmeyen siyasilere

Bütçemiz ve bohçamızla dünyası-ahreti bayındır olan bizlere

Hakikate değil, söylenene

Bilime değil, hurafeye,

Akla değil, akıl düşmanlığına

Biz ne dersek Haktandır’a

Yanlış da yapsak, vardır bir hikmeti, demeye

Din biziz, biz de diniz’e inanmaya

Kul olunmasını bekliyorsanız, Türk gençleri de Türk milleti de böyle bir kulluğu bilmez; tarihte hiçbir güç de bu millete kulluk ve köleliği öğretememiştir. Atatürk’ün Efendi milleti, kulluğa razı gelemez.

Kul olmaktan kastım Allah’a kul olmaktır demek istemişse, şu ayetlere bir göz atıp daha doğru bir üslupla söyleyebilirdi:

“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin.” (Hud, 26)

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız.” (Bakara, 21).

“Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca Allah’a şükredin” (Bakara, 172)

“Dinde zorlama ve baskı yoktur” (Bakara, 256)

“Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine kitabı, hükmü ve elçiliği verdikten sonra insanlara:  “Allah’ı bırakıp bana kulluk edin deme hak ve yetkisi yoktur.” (Al-i İmran, 79) (Nurcu gruplar ve onun terörist dalı Fetöcüler bu ayeti iyi düşünün, polemik yaparak şirki yüceltmeyin, insanlarımız da kandırmayın).

“ Allah’tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır” (Araf, 41)

Ayetler çok açık değil mi? Ayetleri ve numaralarını vermesem, “cemaat ve tarikatlarımıza saldıran dinsize bak”,  derlerdi.

Ayetler kulluğun yalnız ve yalnız Allah’a ve Allah için olduğuna vurgu yapıyor. Aksi durumu şirk kabul ediyor.  Allah’tan başka kim Allah adına veya O’ndan icazetli imişçesine şeyhi, şıhı, hocası, lideri adına kulluk bekliyorsa, bilsin ki o müşriktir, kendisi gibi taptığı kula kulluk etmektedir.

Peki, Allah’a kulluk nedir? 

İnsanın insanca vicdanına kulak vermesidir. İnsanlaşmasıdır. Her zaman iş’te ve etkileşimde olmaktır. Ailesine, arkadaşına, yakınlarına, çevresine, vatanına, milletine iyilik etmektir. İnsan, sözleriyle değil, davranışları ve etkin etkileşimi ile vardır. Bizim mollalar, değil çalışmak, hayrına yerden bir çöp bile kaldırmayı, tembelliklerine ihanet saydıkları için, sürekli insanları kendilerine kulluğa çağırırlar. İşte bu çağrının adı, siyasal dinciliktir. 

Siyasal dincilik kulu kula kölelik etmeye, dindarlık ise kulu Allah’a ama yalnız Allah’a kulluk etmeye çağırır. 

Allah’a kulluk, cemaatçi-tarikatçı güruhun anladığı gibi, “getir-götür, çalış-kazan ve bana inan ver” köleliğine değil; “çalış, kazan ve kendine inan, kendin geçin” özneliğine dayanır.

İnsan İslam’da öznedir, çünkü halifedir. Bizim mollalar  halifelikten bile siyasal dinci kulluk sistemi çıkarmaya çalışırlar. Oysa İslam’da halife demek, insanların Allah’a adına seçtikleri kerameti kendinden menkul bir yönetici değil, her bir insan tekidir. Yani her birimiz özneyiz, halifeyiz. Aramızdaki yarış, güzellik, iyilik ve erdemler üzerinedir. Yoksa “etkileşimler”i fırsat bilip birbirimizi kul ve köle etme şirki değildir.

Gelecek yazımda,  Ali Erbaş hoca’nın “inanç, Allah ile kul arasında kalmalıdır; Yargıtay’a, Siyasete, ticarete yansıman diye feveran ediyorlar” açıklamasını irdeleyeceğim. Ama şimdilik şu kadarını söylemeden geçmeyeyim: Jürisinde imzanızın bulunduğu talebeniz bile bu kurumlara inancını yansıttığında başımıza bombalar yağdıysa, hocası yansıtsa Allah bilir neler yağardı?

Öyle değil mi?

[1] Ayrıntılı uzayzaman algoritması için bkz. www.uzayzaman.com