Doğu ile Batı arasında Türk milleti: Arada kalmışlıktan yabancılaşmaya

En kadim birkaç milletten birisi kuşkusuz Türk Milletidir. Tarihsel derinliğe inmeden Doğu ile Batı’nın hem coğrafi hem de sosyolojik olarak tam ortasında, Anadolu’da yurt tutmak ve devlet kurmak ancak Türklere nasip olabilirdi ve öyle de olmuştur. Bu topraklarda tutunup hayatta ve ayakta kalabilmek öncelikle Anadolu’da gelmiş geçmiş uygarlıkları yakından tanımakla mümkündür. Askeri ve siyasi olaylar Anadolu’da en dalgalı ve karmaşık bir şekilde yaşanır. Türk milleti bu alanlarda eşine az rastlanır bir bilgi, deneyim ve kendine özgü strateji ile tutunmasını bilmiştir. Ancak eksik olan bir şey vardır. O da, Doğu ile Batı’dan, hatta Kuzey ile Güneyden gelen bütün etkileşimlerin merkezinde yer alması nedeniyle, ortaya çıkan siyasal, dinsel ve kültürel olguları yakından izlemektir.

Özellikle Doğu ile Batı kültürlerinin harmanlandığı bu topraklarda yaşamak, bu birbirinden farklı kültür ve medeniyetleri yakından bilmek, tanımak hatta onları sahiplenerek ilerlemek ve büyümekle mümkündür.

İkisinden birini tercih edip ötekini görmezden gelmek hatta düşman ilan etmek, Anadolu’da tutunmayı zorlaştırır. Mustafa Kemal Atatürk, Doğu’dan ve Batı’dan pek çok eseri okuyup değerlendirmiş; Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine özgü siyasal ve kültürel felsefesini yaratmıştır. Cumhuriyet’i anlamak için bu iki kültürü çok iyi kavrayıp çözümlemek kaçınılmazdır.

Bununla birlikte Atatürk, Batı’ya bakarak “Avrupa’nın bilim ve kültürde eriştiği çağdaş medeniyetin ötesine geçmeyi”, onu aşmayı Cumhuriyet felsefesinin temeli saymıştır. Burada ne Ortadoğu’nun dinciliği ne de Batı’nın mandacılığını onaylamıştır.

Peki, çözüm nedir?

Çağdaş medeniyet düzeyi ilk adımını, Batı’da,” ilk Rönesans” olan İslam düşüncesinden esinlenerek 14. Yüzyılda başlayan Büyük Rönesans’la atmıştır. Batı, bu yüzyıldan itibaren Doğu aleyhine sürekli gelişmiş, büyümüş ve sonunda Doğu’yu yönlendirir olmuştur. Buradan tek çıkış yolu, binlerce yıl öncesinden gelen Türk düşünce ve kültür mirasıdır. Bunun için Atatürk, Türk Tarih Kurumunu ve Türk Dil Kurumunu kurmuştur. Ancak bu kurumlar, tarih bilimindeki sürekliliği göz ardı etmez. Anadolu’da bugüne kadar doğup yaşamış başlıca medeniyetleri görmezden gelmez. Türk Tarih tezi öznel ve ideolojik bir tarih olmadığını, bu topraklarda yaşayan medeniyetlerin, Cumhuriyet felsefesinde nasıl bir yere sahip olması gerektiğini ortaya koyarak kanıtlar. Başta Avrupa olmak üzere bütün dünyanın sahiplendiği Antik Yunan Felsefe ve Bilimi esasen Anadolu’ya aittir ve bunu ilk önce sahiplenmesi gereken de Türk milletidir. “Yunan” kavramını, İstiklal Harbi’nde denize döktüğümüz ya da bugün Batı’nın şımarık çocuğu olan Yunanlar ve Yunanistan’la karıştırdığımız an, asırlarca düştüğümüz tarih yanılgısını tekrarlamaktan başka bir şey yapmamış oluruz.  Bilim ve felsefenin neden ilk önce Antikçağ’da ortaya çıktığına ilişkin sebepler üzerinde başka bir yazıda durabilirim. Ama bu sebepler arasında “Yunan dehası”  bulunmuyor. Çünkü Yunanlar da her millet gibi, dehalarından çok, gerekli nedenlerin birleşmesinden yararlanarak bu başlangıca imza atmışlardır. Bunun karşısında özgüven sorunu yaşamak için geçerli hiçbir neden de yoktur.

Derseniz ki, bilim ve felsefe Antikçağ’dan çok önce de vardı. Gönül böyle ister ancak bunu en az Antikçağ’dan bugüne kadar elimize geçen metinlere denk başka metinler tespit ederek kanıtlamak gerekiyor.

Atatürk gibi, hem Doğu’yu hem de Batı’yı öğrenmek ve kavramak zorundayız. Yetmez; bu ikisinden yararlanarak Türk kültür ve medeniyetinin gelecekteki paradigmasını oluşturmalıyız. Aksi halde, her alanda yabancılaşmamız kaçınılmazdır.

Tabelalara bakıyorum: Ya Arapça, ya Rusça ya da İngilizce. Nerede Türk dili ve kültürü? Anakronizmle avunurken ülkemiz bizde yabancılaşıyor.

“Neye inanmalıyım” değil, “neyi, niçin bilmeliyim” sorusuyla başlamak, ne kestirme yoldur.

Türk milleti bugün, Doğu ile Batı kültürü arasında oradan oraya savrulmakta; çok ciddi bir kimlik krizi (bilim, felsefe, ahlak ve kültür) yaşamaktadır. Oysa her ikisini kendi kültür zenginliğine katıp yoğuracak büyük düşünürleri vardır.

İslam ülkelerinin bence asıl sömürülmesi, kendi topraklarında doğup yeşeren bilim, felsefe ve ahlaka yeterince sahip çıkmamış olmasıyla başlamıştır. Bugünkü sömürü onun maddi sonucudur. Bilimde, teknikte, refah düzeyinde yaşadığımız sorunlar bir sonuçtur.

Türk düşüncesi ile Batı düşüncesini karşılaştırmayı bırakın, daha İslam düşüncesi ile Batı düşüncesini bile karşılaştırmalı olarak inceleyen eser yok denecek kadar azdır. Bilimsel ve kültürel hesaplaşmayı yapabilmek, karşılaştırmalı çalışmalar yapmaya bağlıdır.

Karşılaştırmalı çalışmalarda ne Avrupa ne de İslam ve Türk düşüncesi kendi başına incelenemez. Bir örnek vereyim: 16. yüzyılda Osmanlı’da hangi düşünce ve düşünürler vardı ve bunlar yaşadıkları çağı nasıl anlamlandırıyordu? Bunun doğru düzgün bir dökümü bulunmuyor

. Buna karşılık Batı’da ne oluyordu?

Batı kendi dökümünü tutup tarih yazımının öznesi olmuş ve 14. yüzyılda Floransa’da başlayan Rönesans’ın ilk ürünü olarak Reformasyon’u gerçekleştirmiştir. Adlar, yerler, konular, tarihler bellidir. Etkileri bellidir.

Peki, biz neredeydik? Şimdi ne yapıyoruz?

Solun bir kısmı Che Guavera’yı, Karl Marks’ı, Lenin’i, Fidel Castro’yu; sağdan bir kısmı (özellikle Dinciler) Said Havva’yı, Seyyit Kutub’u, Hasan el-Benna’yı, Yusuf Kardavi’yi el üstünde tutup her birine dünyanın vermediği unvanları yağdırdılar. İlki, soldan PKK’ya kadar; ikincisi de sağdan İhvan’a kadar savruldu. Türkiye’ye ve Türk milletine yabancılaştılar. Ama hiç bir taraf, Atatürk’ün askeri bir dehanın ötesinde 20. yüzyılın filozofu olduğunu fark etmedi, anlamadı. Rozetçiler, sembollerle avundular. Ama onun fikri derinliğini kavrayamadı. Dinciler de İslam dinini, yarattıkları uydurma sembollerle sömürürken, Cumhuriyet’in kurucusuna, Ortadoğu’nun vasat din adamlarına verdikleri değeri bile çok gördüler.

İkisi de Türk kültürüne yabancı kaldı; hatta hor baktı. Sonunda ikisinin toplamı, “yetmez ama evetçi” kanatla; Atatürk’ü dinsiz ilan eden “dinsiz dinci” kanadı yarattı. İkisi de Anadolu’ya yabancılaştı. Dünyanın en parlak medeniyetlerine ev sahipliği yapan Anadolu Türk topraklarının zenginliğini hala fark edemediler. Latin Amerika’daki kişileri önemsedikleri kadar Yunusları, Pir Sultan Abdalları, Seyyit Nesimi’leri göremediler. Ancak ideolojik aygıt gibi kullanıp slogan malzemesi yaptılar. Sol kesim yabancılaşıp Pir Sultan’ı ve şeyh Bedreddin’i ırkçı-bölücü terör örgütüne kaptırdı. Dinciler de aynı yolu izlediler. Onlar da ahlak ve insanlığı kaybettiler. Ama ortak noktaları, “iki cami arasında kalan beynamazlar” gibi, Türk milletine ve Türk toprağına yabancılaştılar. Kendileri yabancılaşınca, akın akın istilaya gelen sığınmacılar için ilki, “hümanist” (halkların kardeşliği yalanı), ikincisi de “İslamist” (Muhacirci-Ensarcı) kesilip neredeyse Türkiye’yi yabancıların ülkesi sayacak kadar akıllarını yitirdiler.

Bunlara gösterilen tepki de ne yazık ki  haklı bir öfkeden ileriye gitmiş değildir.

Atatürk çağımızın en büyük Türk filozofudur. Cephedeki kahraman komutandan daha fazlasıdır. İlke ve inkılâpları ancak felsefesini kavramakla yerine oturacaktır.

Osmanlı hala siyasi tarihin konusu olmaktan öte bir kültür felsefesi açısından incelenmiş değildir. İşimiz gücümüz, nereyi fethettiler, nereyi kaybettiler, padişah kimdi, kiminle evlendi?

Peki ya bilim, felsefe ve kültür paradigması Avrupa’daki gelişmelerle paralel olarak karşılaştırmalı bir şekilde incelendi mi? Ben görmedim.

Batı’ya ve ABD’ye, en değerli “ihraç ürünü”müzün bilim ve felsefe olduğunu göstermekten başka çıkar yol yoktur.

Türk, sadece savaş cephelerinde değil, belki daha fazlasıyla bilim ve felsefe cephelerinde güçlü olmak zorundadır. Bugünkü zaafımız, tam da bilim ve felsefedeki ihmal ve vurdumduymazlığımızın eseridir.

M.S. II. Yüzyılda yaşayan ünlü Romalı gezgin Pausanias’ın şu an elimizde başta Yunanca olmak üzere pek çok dile çevrilmiş arşivlik notlarından oluşan 10 ciltlik eseri var. Ege Bölgesi ve o zamanlar Yunan Anakarasında ne kadar antik tiyatrolar, agoralar, lahitler, yazıtlar, tapınaklar, kütüphaneler, meclis binaları vb. varsa hepsini yer ve tarih göstererek kaydetmiş. Bugün dünyada ve Türkiye’de epigraflar, arkeologlar, sanat tarihçileri, felsefeciler, ilahiyatçılar ve bilumum bütün sosyal ve pozitif bilimcilerin ana başvuru kaynağı. İzmir’den Aydın’a, Mora yarımadasından Atina’ya gezip görmediği, kaydını tutmadığı bir yer veya bir tarihi eser bırakmamış. Bizim Kâtip Çelebi gibi. Ama gel gör ki pek çok dile çevrildiği halde, sadece Türkçemize çevrilmemiş. Kimse elini sürmemiş, ilgi bile duymamış.

Nihayet bu kitabı Türkçemize ve Türk okuruna kazandırma yükümlülüğü duyduğum için bir doktora öğrencimle şu an çevirisini bitirmek üzereyim. Yakında Fol Yayınları’ndan çıkacak. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hayatta olsaydı eminim ki, çok önceden dilimize çevrilirdi.

Şimdi o ulu Türk atası bize söylemişçesine bu görevi üzerimize aldık. Hiç bir maddi getirisi yok, ayrıca onca yoğunluk içinde böylesine önemli ve zor çalışmayı Türk felsefe ve kültürüne kazandırmak en büyük kazancımız olacak. Daha nice Arapça ve İngilizce eser var, çevrilmeli.

Felsefe Ege Bölgemizde doğdu. Batı ya da Yunan değil, önce bizim sahip çıkmamız gerekirdi. Bakın hemşehrilerimiz olan ünlü filozoflardan bir kaçını size yazayım:

Miletli Thales (İ.Ö. 634-546) (Aydın, Söke)

Miletli Anaximandros (İ.Ö. 610-545)

Efes’li Herakleitos (İ.Ö. 540-480)

Xenophanes (İ.Ö. 569-477) (Kolophon, İzmir, South of Sınacık, Urla)

Anaxagoras (İ.Ö. 500-428) (Klozomenai, Güladas’nın güneyi,  Urla)

Democritos (İ.Ö. 460-370) (Teos: Sınacık)

Protagoras (İ.Ö. 481-420) (Teos: Sınacık)

Arkesilaos (İ.Ö. 361-241) (Pitane: Çandarlı)

Epicuros (İ.Ö. 324-271) (Kolophon: Değirmendere)

Kleanthes (İ.Ö. 331-233) (Troia: Behramköy)

Epictetos (İ.Ö. 55-135) (Hierapolis: Pamukkale)

Batı, kendi topraklarımızdaki filozoflara, felsefeye ve bilime sahip çıkarak emperyalist oldu. Gerçek Atatürkçü olup biz sahip çıksak, evrensel bir Türk hümanizması ortaya koyardık. Ama geç değil. Bizi geciktiren, sahte Atatürkçülük ve dinciliktir.

Çünkü bilim ve felsefe ne sadece Doğu’nun ne de Batı’nındır. İkisi arasında bocalamak için hiçbir neden yoktur.  Geleceğin bilim ve felsefesini kurmak istiyorsak her ikisini de Atatürk’ün açtığı yolu izleyerek Türk felsefesi oluşturabiliriz. Hatta buna mecburuz.

Yabancılaşmayı, tanıyarak ve yeni bir felsefe geliştirerek aşabiliriz.

Yazarın Diğer Yazıları