Hukuksuzluğun Hukuku

Anayasanın “kanun önünde eşitlik” başlığı altındaki 10. Maddesi;

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Anayasa Mahkemesi ise bir içtihadında konuyu şöyle açıklamıştır.

“Anayasa'nın 10. maddesinde, "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar" denilmektedir. 

Bu kural, birbirinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemektedir. Aynı durumda olanlar için farklı düzenleme eşitliğe aykırılık oluşturur. Anayasa'nın amaçladığı eylemli değil, hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa Anayasa'nın öngördüğü eşitlik ilkesi çiğnenmiş olmaz. Başka bir anlatımla, kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar arasında, yasalara konulan kurallarla değişik uygulamalar yapılamaz. Durumlarındaki ve hukuki statülerindeki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerekli kılabilir.”

Yine Anayasa Mahkemesi bir başka kararında ise bu içtihadına da atıf yaparak aşağıdaki şekilde bir içtihat oluşturmuştur.

“Eşitlik ilkesi, şekli hukuki eşitlik ve maddi hukuki eşitlik olarak iki anlamda yorumlanabilir. Şekli hukuki eşitlikten kastedilen kanunların genel ve soyut nitelik taşıması, yani kapsadığı herkese eşit olarak uygulanmasıdır. Anayasanın 10’uncu maddesinin, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa “imtiyaz” tanınamayacağı yolundaki ikinci fıkrası da bu anlamda bir eşitliği hedeflediği anlaşılmaktadır. Ancak şüphesiz ki, eşitlik ilkesinin anlamını şekli hukuki eşitlikle sınırlandırmak mümkün değildir. Maddi hukuki eşitlik, şekli eşitliğin ötesinde, aynı durumda bulunanlar için haklarda ve ödevlerde, yararlarda ve yükümlülüklerde, yetkilerde ve sorumluluklarda, fırsatlarda ve hizmetlerde eşit davranma zorunluluğunu içermektedir. Bu anlamda eşitlik ilkesinin ihlal edilmiş olup olmadığının anlaşılabilmesi için Anayasa'ya uygunluk denetiminde sadece kanunların genel ve soyut nitelik taşıyıp taşımadıklarının değil, onların içeriklerinin de araştırılması gerekir.”

Türk Ceza Kanunu’nun “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlığı altında;

Madde 3

1- Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.
2- Ceza Kanununun uygulamasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamaz ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamaz.

Maddenin gerekçesinde ise;

“Geçmişte ve günümüzde, insanın ırk, din, düşünce veya cinsiyeti nedeniyle uğradığı haksız muamelelerin önlenmesi, insanlık camiasının temel uğraşlarındandır. Ceza hukuku araçlarıyla yapılan ayrımcılık ise insana yönelik yapılan en zalimane uygulamalardan biridir. Özellikle totaliter rejimlerdeki ayırımcılığın ortaya çıkardığı felaketler insanlık tarihinde unutulamayacak acı izler bırakmıştır. İşte bu nedenlerledir ki insan haklarıyla ilgili uluslararası sözleşmelerde ve Anayasamızda ifade edilen eşitlik ilkesine yer verilerek, ceza kanununun insancıl niteliğe sahip olduğuna da işaret edilmektedir. Ceza kanunlarının düzenlenmesinde ve uygulanmasında bireyler arasında herhangi bir sebeple ayırım yapılmamasının ifade edilmesi, aynı zamanda hukuk devletinin özünü oluşturan insan onurunun korunmasının ceza kanununda da temel değer olarak benimsenmesi anlamına gelmektedir.”

Bunlar iç hukukta örnek olabilecek bir takım esas düzenlemeler. Bunların dışında yine usulüne uygun olarak imzalanmış ve TBMM’de kabul edilmiş uluslararası sözleşmeler vardır ki bunlar da iç hukuk düzenlemeleri hükmündedir.

İşin kitap tarafı tamam, eski deyimle âlâ! Peki ya gerçekte durum böyle mi? En azından bizim ülkemizde durum bu mu? Eminim okuyan herkes “hayır” diye geçirmiştir içinden. Maalesef gerçek durum da budur. Yani Hayır!

Günlük yaşantımızda öyle çok da bilgili, birikimli biri olmaya gerek yok, hele hukukçu olmaya hiç gerek yok. İnanın hukukçu olmak fazladan dezavantaj. Keza bilmek daha fazla görmek sonucunu doğuruyor. Öyle ki çökmüş, kokuşmuş sistemi her gün daha fazla görüp, duyup, hissediyorsunuz. Çok soğukkanlı biri değilseniz de her an başınızı belaya sokmanız kaçınılmaz. Aleyhime açılan davalara bakıyorum da hemen hepsi polise mukavemet, özel güvenlikçi ile kavga, kamu görevlisine görevini yaptırmama vb. Oysaki hukuk kurallarına elden geldiğince riayet ederim. Ama insanı dinden imandan çıkarmak derler ya bizimkisi o misal. Ne deveyi güderiz ne diyardan gideriz. Deveyi illa sahibi güdecek ve haddini de bilecek. Ya da biz bildirir, ceremesini de çekeriz.

Mademki bu kerre mağlubuz

Netsek, neylesek zaid.

Gayrı uzatman sözü.

Mademki fetva bize aid ;

Verin ki basak bağrına mührümüzü ...

 Diyen Bedreddin geleneğinden gelmişiz, bilmeyiz ötesini.

Halkın büyük bölümüne ve kendinden olmayana karşı bu kadar acar olan adalet, iş iktidar sahiplerine, zümrelerine, sınıflarına, partililerine gelince nasıl? Elbette miyavlayan aslan! Buna adalet, hukuk denir mi? Adına kanun önünde eşitlik denilebilir mi?

Tövbe, haşa!

Yazarın Diğer Yazıları