“İki Dil Bir Bavul” ve bir film

Bu hafta sonu, dilin türlü bağlamlarına ve Türkçeye ilişkin yazılarımıza bir “film arası” verelim. Bu arada Amsterdam Sinema Fonu’nun 45 000 Dolar desteği, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın mali yardımlarıyla ‘zamanın ruhuna uygun’; Batı’nın açılım sürecini dayattığı ve hükümetin de açılımcı olduğu, İmralı görüşmelerinin ve “bölgenin siyasi temsilcileri”yle mutabakatların başladığı bir dönemde çekilen “İki Dil Bir Bavul”u izleyelim.

DURAN ZAMAN

Horoz kentli Emre… Böyle yazıyor arabasının arka camında, öğretmenlikte ilk yılını tamamlayıp memleketine dönen Denizlili Emre Aydın’ın. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinin Demirciler Köyü İlköğretim Okulu öğretmeni Emre’nin memleketine dönerken ardında bıraktığı sahne: Onu, “Örtmenim güle güle!” diyerek uğurlayan çocuklar,  olağan yaşamlarında ve kendi dillerinde iletişimi, bir okul yılı olan dokuz ay boyunca hiçbir şey olmamışçasına sürdürürler. İşte izleyicide bir film izlemişlikten çok bir fotoğrafa bakmışlık duygusu yaratan, bu etkidir.

TEMEL ÇATIŞMA

Türkiye’de 21 Ekim 2009’da “Türk öğretmenin Kürt köyündeki bir yılı” alt başlığıyla vizyona giren, Orhan Eskiköy / Özgür Doğan imzalı İki Dil Bir Bavul, Doğu sorununu tartışmaktan ziyade, “anadilinde eğitim” sorun/salını çerçevelemek amacıyla çekilmiş bir film gibi duruyor. “Bavul” metaforu sınıf, köy, bölge, ülke kavramlarını yüklenirken aynı zamanda göçebe mecazını da belki ilk defa Doğu’dan Batı’ya taşımış oluyor; çünkü bavul bir Batılının elinde bu kez!

“Diğer insanları ve hayatları anlamaya yardımcı olmak için küçük hikâyelerden yola çıkarak evrensel konuları ele alan filmler yapıyoruz.” diyen genç yönetmenlerin filmografilerinde Hayaller Bir Kırık Ayna (2001), Sancı (2003), Anneler ve Çocuklar (2004), Birlikte (2006), Babamın Sesi (2012) gibi daha çok “cezaevi solu” ve etnik “ötekiler”e odaklanmış yapımlar bulunuyor. Okul programı ile sosyokültürel yaşam, yürüyen zaman ile duran mekân, donanımsız kahraman ile olumsuz doğa koşulları gibi alt çatışmaların izlerini de bolca barındıran İki Dil Bir Bavul, esas olarak anadil Türkçe ile anadili Kürtçe arasındaki temel çatışmaya oturuyor. Bu çatışmanın yarattığı gerilim, sosyal yaşamdan çok, eğitim yaşamının sürdürülmesinde zor bir soru, sıkı bir sorun ve önemli bir sorunsalı sokuyor gözümüze.

İKİ DİLLİ DİLSİZLİK

Aynı çatışmanın kişiler arasında yarattığı iletişimsizlik sorununu Handan İpekçi, “Büyük Adam Küçük Aşk”ta (2001), detaylara yüklediği etkili bir işlevle kurmaca sinemanın yarattığı gerçeklik duygusunu güçlendirerek oldukça başarılı bir biçimde taşımıştı beyaz perdeye. İpekçi’nin, yakınlarını kaybeden küçük Hejar ve bir yargıç emeklisi olan Rıfat Bey’in İstanbul’da kesişen öyküsü üzerinden araladığı kapıdan giren İki Dil Bir Bavul, temayı bu kez birleştirilmiş sınıflı bir okulla eğitime taşıyor ve önümüze “iki dilli dilsizliğin fotoğrafı”nı koyuyor.

Eleştirmenlerin belgesel mi dram mı olduğu konusunda bir türlü anlaşamadıkları İki Dil Bir Bavul’un yönetmenleri, dramatik kurgunun inandırıcılığa zarar vereceğini düşünürcesine, fotoğraf gerçekçiliğinin bütün imkânlarına yükleniyorlar. Ortaya, sadece dış sesi eksik bir belgesel çıkıyor. Aynı nedenle oyuncularla değil, gerçek kişilerle çalışıyorlar. Tekst yok, kişilere “İstediğiniz gibi konuşup davranın,yeter ki kameraya bakmayın!” diyorlar. Çekim boyunca hiç kimseye “Şunu tekrar yap!” demiyorlar. O kadar ki, aman doğal olsun diye, Öğretmen Emre annesini değil, annesi Emre’yi telefonla aradığında kamerayı çalıştırıyorlar!…

ZAMANIN RUHU

İki Dil Bir Bavul, Amsterdam Sinema Fonu’nun 45 000 Dolar desteği, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın mali yardımlarıyla ‘zamanın ruhuna uygun’; Batı’nın açılım sürecini dayattığı ve hükümetin de açılımcı olduğu, İmralı görüşmelerinin ve “bölgenin siyasi temsilcileri”yle mutabakatların başladığı bir dönemde çekiliyor. Özgür Doğan’ın bir görüşmede söylediklerine bakılırsa Avrupalı fon, “daha sert bir film” olmasını istiyor! Yönetmenler bile “Açılım falan olmasaydı, filmin gösteriminde problem çıkardı.” inancındaydılar.

Çekimler dokuz ay sürüyor. Köyde birer ay aralıklarla onar gün kalınıp iklimin değişimi ve çocukların gelişimi izleniyor. Öğretmen için “bölge”ye atanmış olmaktan mutsuz biri, öğrenciler için de hiç Türkçe bilmeyen çocuklar “özellikle” seçiliyor. Zülküf (Kendi Kürtçe söyleyişiyle Zilkif), Türkçeye karşı olağanüstü bir direniş gösteriyor. Çocukların ev çekimlerinde tedirgin, okulda daha rahat oldukları görülüyor.

DRAMATİK ÖRGÜ

“Belgesel”in belli başlı sekansları şöyle: Emre Aydın Demirciler köyüne gelir, kalacağı tek göz evde tahtakuruları ve böcekler tarafından karşılanır. Annesine telefonda köyün olanaksızlıklarından dert yanar. İki köylüyle konuşur ve onlara şehirden köye gelmenin sıkıntıların anlatır. Okula öğrenci toplamak için ev ev dolaşır. Çocuklar okul için anneleri tarafından hazırlanır. Çocuklarla tanışır ve sınıf kurallarını duyurur. (Okulda Kürtçe konuşmak yok! Neden? Çünkü dersler Türkçe!) Annesiyle dertleşir. Köylüler çocuklarından öğretmeni sorar. (İyi mi? Saygılı mı? Öğretebiliyor mu?…). Sınıfta yazma çalışmaları yapılır. Veli toplantısında öğretmen, çocukların Türkçe bilmemelerinden yakınır. (Veli: “Hocam bizi mazur gör, elimizden gelen bu!”) Öğretmenin bir öğrenciye verdiği kalemtıraş çocuğu çok mutlu eder. Parmağı yaralanan bir çocuğun acısını annesiyle paylaşır. Bir evi ziyaret eder. (Köylü: “Benim anadilim Kürtçe, yabancı dilim Türkçe; onu on beş yaşımdan sonra öğrendim!”) Ödevini Kürtçe yazan çocukları cezalandırır. (Kış! Yaşam şartları daha da ağırlaşır.) Okula yeni başlayan çocuklarla okuma yazma çalışmaları yapar. (Ve ilkbahar! Okula giden öğrenci sayısı azalır. “Neden?” “Tarlaya gidiyoruz!”) Andımız tahtaya yazılır, defterlere çekilir ve yarı anlaşılır biçimde okunur. 23 Nisan’dır, yarışmalar yapılır. “Zilkif”, “Sincapla Ceviz hikâyesini okumaya çalışır. Karneler dağıtılır, vedalaşırlar… ve bu yazının ilk paragrafındaki sahneyle film bağlanır.

ÖĞRETMEN SORUNU

Emre Aydın tam da yönetmenlerin aradığı bir öğretmen: “Türk gencini temsil edecek, Kürtlerden ve sorunlarından habersiz, hasbelkader öğretmen olmuş ve kamera önünde kendini kasmayacak” bir hanım evladı! Cumhuriyet’in özverili, ülkü sahibi ve öğrenciye örnek olan öğretmenine hiç benzemiyor. Jöleli saçı,   öğrencilerle “Lan!” diye konuşması, Türkçeyi doğru telaffuz edemediklerinde gülerek öğrencilerle dalga geçmesi, yoz bir kültürün ürünü olarak onlara “Çak!” yapması, çuval yarışıyla 23 Nisan kutlaması ve ses temelli cümle çalışmasında “el ele” ikilemesini tahtaya bitişik (elele) yazması… filmin bir de öğretmen yetiştirme sorunu olarak okunmasını zorunlu kılıyor.

Kişiler için hiçbir replik yazılmamış; ama Emre Öğretmen’in kurduğu “Dediklerimden hiçbir şey anlamıyonuz di mi? Anlamıyonuz, ööle gülüyonuz. Eee, ben de sizi anlamıyom zaten! Naapacaz?” cümleleri, hem öğretmenin çaresizliğini hem de sorunu çok yalın ve etkili bir biçimde ortaya koymaya yetiyor. Yapımcıların bu iletiyle, filmin tembel bir algının sığındığı basitlikte ve bir tek seçenekle okunmasını istedikleri açık: Eğitimin tüm kademelerinde anadilinde eğitim şart! Film bu noktada “doğrudan” bir pratik önermede bulunmuyor; ama yönetmenlerden Özgür Doğan bir görüşmede çözüme ilişkin şu formülü ortaya koyuyor: “Önce 8 yıl anadil(in)de eğitim, sonra Türkçe eğitim ve sistemle bütünleşme!”

BİZCE

Konu kuşkusuz eğitimbilimin ilgi alanındadır ve sorun üzerine daha çok kafa yormayı, program geliştirmeyi gerektirmektedir. Her şeyden önce anneden öğrenilen, biyolojik dil olan “anadili”  ile kişinin bilgilendiği, kültürlendiği, sosyalleştiği “anadil” kavramları doğru kullanılmalıdır. Başka ülkelerden akıl almak yerine, ‘Kaliforniya’da Latin asıllılar için uygulanan İspanyolca anadilinde eğitim deneyiminin sonuçları’ veya ‘Kuzey İrlanda’da ayrı okullaşmayla gelen farklı sosyalleşmenin doğurduğu etnik çatışmalar’ incelenmelidir. Aydın kamuoyunca Kürtçenin bir eğitim dili olup olamayacağı; anadilinde eğitimin anadili bolluğu olan ülkemizde ne kadar gerçekçi bir talep olduğu ve bunun, ayrı okullarda eğitim önerilmiyorsa, aynı okulda belli bir pratikle çözülüp çözülemeyeceği tartışılmalıdır.  

Kürtçe, Zazaca, Arapça, Lazca, Ermenice, Çerkezce gibi anadillerinde verilen eğitimin sonunda, doğal olarak, mesleklerin bu dillerle icrası, devlet işlerinin bu dillerle görülmesi, bizce federal bir devlet yapılanmasının altyapısından başka bir şey değildir. Tarih içinde birlikte yaşayabilmiş birçok milliyeti anadilleriyle karşı karşıya getirmek yerine, bu anadillerin nasıl bir arada yaşatılabileceğine kafa yormak gerekir.

Okula hazırlık süreci çok önemlidir, ciddiyetle ele alınmalı ve okul öncesinin süresi uzatılarak bölgesel gereksinimlere göre, örneğin Türkçe bilmeyen çocukların Türkçe öğrenmelerini önceleyecek biçimde programlandırılmalıdır. Okulöncesi ve okul sürecinde anadil Türkçenin çok iyi öğretilmesi gerekir; ama bunun İki Dil Bir Bavul’un öğretmeni gibi “hasbelkader” öğretmen olmuşlarla başarılamayacağı çok açıktır.

AÇILIMIN ÖDÜLÜ

Kuşku duyulmayacak bir içtenlikle ve İran sinemasının yalınlığıyla çektiği 81 dakikalık bir “fotoğraf”ı, büyük bir soru işareti şeklinde ortaya koyup bırakan, özgün adı Okul Yolunda (On The Way To School) olan İki Dil Bir Bavul; ulusal ve uluslararası festivallerden birkaç En İyi Belgesel, birkaç En İyi İlk Film, En İyi Genç Yönetmen gibi ödüllerle döndü.

Film bir de En İyi Müzik Ödülü aldı; ama bu ödülün küçük bir kusuru vardı, filmin müziği yoktu! “Açılımın bu kadarına da pes doğrusu!” dedirtecek 1. İlk Yönetmen Uluslararası Film Festivali’nden bu ödülün düzenleyicisi Bayındırlık ve İskân Bakanlığı‘ydı! Böyle bir festivalin yapılıp yapılmadığı ise belli değil, tıpkı bir zamanlar “olmayan Kürt sorunu”nda o günkü ve bugünkü iktidarın “açılım süreci”nin reddiyle kabulü arasındaki “kullanışlı” belirsizliği gibi!

Oysa dil de eğitim de ciddi konulardır…

Yazarın Diğer Yazıları