'Kabil düştü, Can Dündar düşmesin mi?'

'Kabil düştü, Can Dündar düşmesin mi?'
Yılmaz Ersezer yazdı; 'Kabil düştü, Can Dündar düşmesin mi?'

Lenin, “Vatan Savunması”, "Ulusal Kurtuluş Savaşları" ve “Antiemperyalizm” meselesini iki farklı temelde ele alır;
1- Kapitalist ve Tekelci Kapitalist (emperyalist) ülkeler temelinde (Avrupa-Amerika),
2- Kapitalist ve tekelci Kapitalist devletler tarafından açık işgal altında bulunan sömürgeler ya da sermaye ihracı ve diğer politik-ekonomik ilişkiler aracılığı ile sömürgeleşme sürecinin herhangi bir aşamasında bulunan diğer küçük devletler ve milletler temelinde, (Asya-Afrika-Çin-Mısır vs)
Bu 2 farklı temelde yazdıklarını-söylediklerini-yaptıklarını yan yana koyduğumuzda (bu birbirinden tamamen farklı özellikler barındıran iki temel ve birbirleri ile olan ilişkisi üzere bilgi-fikir sahibi değilsek) Lenin saçmalamış, bir gün söylediğini sonraki gün (Hatta sonraki gün bile değil, aynı yazı içinde) inkar etmiş dememiz mümkün. 
Örneğin, “Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm” adlı çalışmasında şöyle yazmış: “Emperyalizm, bizim kapitalizm kadar ‘amansız’ düşmanımızdır. Bu iş böyle. Ancak hiçbir Marksist unutmayacaktır ki, kapitalizm, feodalizmle karşılaştırıldığında ilericidir ve emperyalizm, tekel öncesi kapitalizmle karşılaştırıldığında ilericidir. Buna göre, bizim desteklememiz gereken, emperyalizme karşı her mücadele değildir. Gerici sınıfların emperyalizme karşı mücadelesini desteklemeyeceğiz; gerici sınıfların emperyalizme ve kapitalizme karşı ayaklanmasını desteklemeyeceğiz.”
Kitabın başını-sonunu, kimle neyi tartıştığını bilmiyorsak eğer (okuduğumuz yere kadar da anlayamamışsak) bu cümleden çıkarılacak sonuç Lenin’in, emperyalistlere karşı mücadele eden sömürge ve yarı-sömürge devlet-devletçiklerdeki feodal-aristokrat veya herhangi kapitalizm-emperyalizm öncesi sınıflara karşı emperyalistlerin tarafını tuttuğudur. Lenin hakkında bir miktar bilgisi olan insanın, şüpheyle okumaya devam etmesi gerektiği düşünülmelidir. Devam edelim o zaman, gene Lenin gene aynı çalışmasının bir diğer yerinde: "Sosyalistler, 'anavatanın savunması için' savaşları veya 'savunma' savaşlarını, yalnızca "yabancı baskısını ortadan kaldırma" anlamında ‘meşru, ilerici ve adil’ olarak kabul ederler" diyor ve İran gericiliğini de örnek vererek “İran, Rusya'ya karşı, vb." "Bunlar, ilk saldıranın kim olduğuna bakmaksızın, adil ve savunma amaçlı savaşlardır; herhangi bir sosyalist; ezilen, bağımlı ve küçük devletlerin zalim, köle sahibi ve yağmacı 'Büyük' güçlere karşı savaşında zafer diler." diye yazmış.
Şimdi biz, birbiri ile çelişen ve hatta çelişen değil biri diğerini inkar eden bu 2 cümleden sonra yazarın ciddiyetinden, yetkinliğinden ve tutarlılığından şüphe duyarak okumayı bırakabiliriz ya da inat eder bırakmayız ve görürüz ki Kitap; Lenin’in “emperyalist ekonomistler” olarak tanımladığı Bolşevik Partisi içindeki ekibin (Nikolay Buharin-Georgi Piyatakov-Yevgenia Bosh’un temsil ettiği ve özet olarak “Emperyalizm çağında gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerde demokrasi mücadelesi -ulusların kaderini tayin hakkı vb- anlamsızdır, emperyalizmin karşısına konulabilecek tek şey Sosyalizmdir” fikri) görüşlerini eleştirdiği üç makale ve gene bu konu ile ilgili olarak bazı Bolşeviklere yazdığı mektuplardan oluşuyor. 
Lenin’den yapılan üstteki ilk alıntı, Georgi Piyatakov’un yaptığı “Ana Vatan’ın savunulması şeklindeki haince sloganın, oldukça mantıklı bir biçimde, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" ilkesinden çıktığı suçlamasına Lenin’in verdiği cevabın bir kısmıdır. “Ana Vatan’ın savunulması” sloganı, 1915-1918 1. Emperyalist paylaşım savaşında gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerdeki bazı sol-sosyalist partilerin, saldırgan emperyalist devlete karşı kendi (emperyalist) devletlerinin safında vatan savunması yapılması gerektiğini iddia eden slogandır. Piyatakov bu sloganın haince olduğunu ifade etmekte (Lenin de aynı görüştedir) ama bu hain yanlışın sebebinin Bolşevik Partisi’nin programında da yer alan “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesi olduğunu iddia etmektedir. Lenin’in Piyatakov’a cevabı, gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkeler temelinde “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ilkesinin kapsadığı ve kapsamadığı sınırları ifade ediyor. Lenin demektedir ki bizim (Bolşeviklerin) Avrupa’da kapitalist-emperyalist üretim ilişkilerine başkaldıran bir gerici feodal–aristokrat ayaklanmayı ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde değerlendirmemiz ve desteklememiz söz konusu değildir. Birinci alıntı bundan ibarettir.
İkinci alıntıdaki içerik İran adını da vererek bağımlı ve küçük “gerici” devletlerin emperyalizme karşı mücadelesine karşı herhangi bir sosyalistin tavrını “yalnızca yabancı baskısını ortadan kaldırma" anlamında meşru, ilerici ve adil olarak kabul ve ilan etmektedir. Son günlerin tartışma konusu olduğu için birinci alıntı üzerinden gittik ama Lenin’in, “Emperyalizm”, “Bir Marksizm Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm”, Zinovyev’le birlikte kaleme aldığı “Sosyalizm ve Savaş” adlı çalışmalarında, Seçme Eserler de bulunan Bolşevik yoldaşlarına yazdığı pek çok mektupta, Afgan Emiri Emanullah Han ile yaptığı mektuplaşmalarda ve ona verdiği destekte, Komintern belgelerinde vs ikinci alıntıdaki yalın analizi ve gerçeği doğrulayan sayısız somut veri bulunmaktadır. 
Yazımızın amacı Lenin’den alıntı yaparak emperyalizm ve ezilen dünya olgusunu ortaya sermek değil. Lenin, Bilimsel Sosyalistler için şüphesiz sağlam bir referans ve öğretmendir ancak biz ülkemizi ve dünyayı analiz ederken alıntı yapmayı değil; Bilimsel Sosyalizmin öğretmenlerinden öğrendiğimiz Bilimsel Sosyalist metotları kullanmayı tercih ediyoruz. Bu yazı özelinde, Lenin’den yapılan ve gerçeği zıddına çeviren alıntının yarattığı kavram karmaşasını düzeltmek amacıyla Lenin’e başvurduk.

Marks, Lenin ve tüm devrimciler için asli görev devrim yapmaktır. Bu sebeple tüm gelişmelere devrimin çıkarı, devrimin koşullarının olgunlaşması çerçevesinden bakarlar. Dünyanın herhangi bir köşesindeki gelişme devrime hizmet ediyorsa desteklenir, zarar veriyorsa karşısına çıkılır. Her ikisi de İngiltere sömürgesi olan İrlanda ve Hindistan örneklerinde Marks, İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesini desteklemekte ama Hindistan’ın bağımsızlığına karşı çıkmaktadır. Çünkü gelişmiş kapitalist İngiltere’de (ve Avrupa’da) devrim beklemektedir, o günün şartlarında İngiltere’de devrimin koşulları olgunlaşmıştır, İrlanda’nın bağımsızlığını kazanması İngiltere kapitalizmini zayıflatacak ve İngiliz işçi sınıfının iktidarı almasını, yani devrimi kolaylaştıracaktır. Hindistan’da ise İngiliz sömürgecilik faaliyeti “tüm kötülüklerine” rağmen üretim araçlarını ve ilişkilerini geliştirmekte ve Hindistan işçi sınıfını yaratmaktadır. Aynı zamanda İngiltere’nin Hindistan’ı sömürgeleştirme faaliyetine ayırdığı maddi ve askeri kaynaklar İngiliz burjuvazisini zayıflatmakta ve işçi sınıfı devrimi hedefini yakınlaştırmaktadır. Bu tespitlerin doğruluğu veya yanlışlığı (Marks ömrünün son döneminde Hindistan ve diğer sömürge ülkelere ilişkin fikrini değiştirmiştir) ayrı bir tartışma konusudur (o tartışmayı Marks’ın ardılı Lenin tamamlamış ve yeni dönemi analiz etmiştir) ama Marks’ın olaylara ve gelişmelere “devrim” penceresinden bakması sabit değişmez gerçektir. 
Lenin için de durum bundan ibarettir ve yazımızın en başında belirttiğimiz iki farklı temelin sebebi budur. Gelişmiş Avrupa’da kapitalizm öncesi sınıfların herhangi bir başarısı devrime zarar verir ve desteklenmesi söz konusu olamaz. Diğer yandan gelişmiş Avrupa’nın sömürge veya yarı sömürgesi durumundaki bağımlı ve küçük “gerici” devletlerin emperyalizme karşı verdiği-vereceği bağımsızlık ve ulusal kurtuluş savaşları emperyalizmi (gelişmiş kapitalist-emperyalist devletleri) zayıflatacak ve nesnel olarak devrime hizmet edecektir, şartsız, çekincesiz desteklenecektir. Bağımsızlık ve ulusal kurtuluş savaşları aynı zamanda, emperyalist sömürü ve kıskaç altında, gelişmelerinin önü de tıkanmış olan küçük “gerici” devletlerin gelişmesinin önündeki engelleri yıkacak ve bu ülkelerdeki ilerici unsurların-sınıfların devrimlerinin önünü açacaktır. Değişmez parametre “devrimin ve devrimci sınıfların” faydası, “devrim” penceresidir. Lenin’in tüm yazılarının, tüm eylemlerinin ve rakipleri ile tüm tartışmalarının zemini budur. 

Afganistan’daki gelişmeler üzerine yaşanan tartışmaya, yukarda yapılan tespitler, Milli Demokratik Devrim Hareketi bildirgesinde yapılan Türkiye ve dünya analizi ve Milli Demokratik Devrimi tamamlama görevi penceresinden dahil olmak istiyoruz. Öncelikle ilericilik ve gericilik kavramları üstünde durmaya kuvvetle ihtiyacımız var, çünkü bu noktada da bir kavram sıkıntısı yaşıyoruz. 19 Mayıs 1919 da başlayıp 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ile tamamlanan bizim Milli Kurtuluş Savaşımız ilerici midir gerici mi? Kurtuluş savaşımızı başarıya ulaştıran 1. Meclis ilerici midir gerici mi? Yazıyı okumakta olan arkadaşların “bu ne saçma bir soru” dediğini duyuyorum ancak ilerici iseler eğer onlara ilerici sıfatını kazandıran özellikleri konusunda anlaşmamız gerekir. Şeriatçı olmamaları mı? Kadın hakları ve kadının toplumdaki yeri üzerine taşıdıkları ileri değerler mi? Nedir? Kurtuluş Savaşımızı başarıya ulaştıran kadroların sayıca önemli bir kısmının Şeriat ve Hilafet taraftarı olduğunu biliyoruz. Gene aynı kadroların Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından iki sene sonra bile kadının seçme seçilme hakkının söz konusu olamayacağı fikrinde ve eyleminde olduğunu da biliyoruz. Kurtuluş Savaşı’nın başarıya kavuşturulmasından iki, Cumhuriyet’in ilanından bir sene sonra Cumhuriyet’in başkentinde Cumhuriyet’in en seçkin lokantasında bile kadınların yemek yiyemediğini de ve bunu deneyen ilk kadına (Süreyya Ağaoğlu) karşı meclisin kıyameti kopardığını da biliyoruz.  Ama vatan savunması söz konusu olduğunda, emperyalizme karşı canlarını ortaya koyduklarını da biliyoruz. Onları kurtuluş savaşı sürecinde ilerici yapan özellikleri antiemperyalist olmalarıdır. Ve ama onlar, Kurtuluş Savaşının sonunda gericidir. Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşını onlarla ama Cumhuriyet Devrimlerini, zaman içinde bir kısmını kazanarak, kazanamadıklarını ezerek gerçekleştirmiştir. Bir hareketin desteklenmesi için antiemperyalist olması yetmez, ilerici (laik ve cumhuriyetçi anlamında) de olması gereklidir diyen arkadaşlar 1919 yılında yaşasalardı Kurtuluş Savaşına katılmayacaklar mıydı? Elbette katılacaklardı, hem de cephenin en önünde, çünkü emperyalizm çağında gericiliğin ve ilericiliğin kıstası antiemperyalizmdir, ilericiliğin asgari şartı antiemperyalizmdir. “Laik” ve “Cumhuriyetçi” mandacılar ve muhipler, ilerici değil gerici idiler.  Yazının en başında Lenin’den yaptığımız ikinci alıntıyı hatırlayalım: "Sosyalistler, 'anavatanın savunması için' savaşları veya 'savunma' savaşlarını, yalnızca ‘yabancı baskısını ortadan kaldırma’ anlamında ‘meşru, ilerici ve adil’ olarak kabul ederler".  Yalnızca "yabancı baskısını ortadan kaldırma" anlamında ‘meşru, ilerici ve adil’! Ne kadar sağlam bir tespit…        
Afganistan’da ABD’nin karşısında son 20 yıldır mücadele güç Taleban’dır. Bunu söylemek gerçeği adı ile söylemekten ibarettir. Son 20 yıl içinde ABD emperyalizmiyle mücadelede hayatını kaybeden 87 bin Taleban mensubunun olduğu, bu gerçeğin önemli bir parçasıdır. 
Öte yandan Taleban, "yabancı baskısını ortadan kaldırma" görevini ve misyonunu tamamlamıştır. Ortaçağ gericiliğinin ciddi bir tehdit haline geldiği, tarikat ve cemaatlerin ekonomik, siyasal ve toplumsal hayatımızda ciddi bir tehdit oluşturduğu ve halkımızın bu konulardaki hassasiyetinin en üst noktada olduğu koşullarda; laiklik, temel insan hakları ve kadın konularında çok kötü bir sicili olan Taleban’ı, “destekliyoruz” diyerek ortaya fırlamanın akılla açıklanacak bir yanı yoktur. Ama öte yandan Afganistan halkı, bundan sonra düne göre çok daha elverişli koşullarda bağımsız, laik, demokratik Afganistan için mücadelesini, Taleban ve diğer gerici güçlere karşı sürdürecek ve kazanacaktır. Afganistan ve Türkiye yerelinde olayın esası budur.  
ABD emperyalizminin Afganistan yenilgisi, başta ülkemiz ve bölgemiz olmak üzere dünya üzerinde emperyalizmle sorunu olan tüm devrimciler, tüm milletler, tüm devletler için her açıdan olumlu bir gelişmedir. ABD’nin yenilmez güç olduğu algısının paramparça olması, güç kaybetmesi, kendisiyle iş tutanların içine gömüldüğü ümitsizlik ve korku hali bile yeterli. Can Dündar’a “Kabil düştü, biz düşmeyelim” dedirten korku ve panik hali; Suriye’den dünyanın dört bir köşesine büyük muştuların habercisidir.