Mafya-Tarikat sarmalında çürümeye dipten bir bakış

AKP iktidarıyla devleti ele geçiren karşıdevrim güçlerinin küresel emperyalizm güdümlü mafya ve tarikatlar ağı olduğunu başından beri vurguladık. Böyle bir yapının, kökü 1980'lere dayanan, sadece siyasal-ekonomik değil, ideolojik ve kültürel çok boyutlu bir nitelik taşıdığını da... Kirlenme ve çürümenin, her türlü ahlak dışılığın, vurguncu ve soyguncu yapılanmanın, emperyalizmin asalak ve mafyatik karakteri ile doğrudan bağlantılı olduğu tartışılmaz. Tefeci, rantçı, üretmeden tüketen ve asalak niteliğin yüceltilen, kutsanan ana eğilim ve değerler olarak benimsenmesi, üretici ve yaratıcı niteliklerin bastırılması ve dışlanması, çürüme tablosunun tayin edici göstergeleridir. Küreselleşme projesinde bunun kılıfı “tüketim toplumu” olarak sunuldu. Bugün, 20 yıllık uzun bir deneyimden sonra, yukarıdaki belirlemeleri, yandaş ve kalemini satmış besleme yazarlar dışında, kabul etmeyen siyasetçi ve yazar sanırım yok gibi.

En azından cumhuriyetçi, yurtsever geniş muhalefet cephesinde bu konuda güçlü bir ortak kanının oluştuğunu söyleyebiliriz. Ancak çürümenin dışsal kaynağı çok net olmakla birlikte içsel ana kaynağı, temel nedenleri konusunda rivayetler muhtelif. Daha doğrusu, ana kaynağa inmemenin, inememenin sığlığı, kolaycılığı, neoliberalizm güdümlü ülke gerçeklerinden kaçmanın kaypaklığı, korkaklığı ve tutarsızlığı sözkonusu. Böylece kalıcı, köklü çözümler üretilemiyor; günlük siyasetin ve ucuz polemiğin gürültü patırtısı içinde, köpeğin durmadan kuyruğunu kovaladığı gibi, bir kısır döngü çemberinde dönüp duruluyor.

Durum bu iken, mafyalaşma ve çürüme olayına, salt etkili bir siyasal propaganda malzemesi ya da iktidar eleştirisinin bir süsleme ögesi olarak bakamayız. Bu tür bir yaklaşım da artık çürümenin, yozlaşmanın bir parçası olabiliyor. Örneğin kaba, genel bir kapitalizm ve emperyalizm eleştirisini tekrarlamak, ya da “milli ve gayrimilli” tarikatlar, “milli ve gayrimilli” mafyalar benzeri temelsiz, saçma ayrımlar yapmak, bize özgü bir çok özellikler taşıyan gerçekliği anlamaya ve değiştirmeye yetmiyor. Bu tür yaklaşımlar, çözüme ve çıkışa ilişkin doğru analizlerin yapılmasını perdeleyecek, ciddi yanılgılara kaynaklık edecektir. Hatta yarı mizahi yarı ciddi bir olgu olarak, iktidarla çatışmaya giren mafya liderlerinin, kendilerinin de bir parçası olduğu devlet içindeki çürümenin “lağım kanallarını patlatan” ve pisliklerin ortalığa saçılmasına yol açan açıklamaları günlük siyaseti belirler hale gelebiliyor.

Ve bugun, mafya ve tarikatlarla içiçe olan, hırsızlık, vurgun, soygun, rüşvet, yolsuzluk ilişkilerine dibine kadar batmış, bütün bu pisliklerin ortaya dökülmesi karşısında yüzsüzleşen, dilsiz şeytan erdemine bürünen iktidar ve yandaşlarına karşı, ahlaki, vicdani, toplumsal, ulusal duyarlılık üzerinden eleştirinin etkisini yitirdiği bir eşiğe gelinmiştir. Gerçekleri saptırmanın, ahlaksızlıkları, yasa tanımazlıklarla at başı giden büyük suçları, adaletsizlikleri gizlemenin temel bir yöntemi olarak yalan ve sahtelikler üretip algı oluşturmaya dayanan siyaset biçimi olağan, kanıksanır olmuştur. Yani dürüst, namuslu, ahlaklı davranışın ayırdedici sınırları yalama yapmış, aşınmış, muğlaklaşmıştır.

Bir anlamda sözün bittiği yerdeyiz! Başka deyişle, iyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız, vicdanlı-vicdansız, namuslu-namussuz, vatansever-vatan düşmanı ayrımının bulandığı, zembereğinin kırılıp dumura uğratıldığı ve etkisini yitirdiği bir kaos girdabında yaşamaktayız. Söz düzleminde etkisini yitiren değer ve kavramlar ancak yeniden maddi-toplumsal bir pratik içinde üretilerek gerçek içeriklerini tekrar kazanabilirler. Bunun da çaresi toplumsal, kitlesel eylemdir, eylemliliktir.

***

Sağlıklı bir organizmanın, kendini yenileyerek varlığını sürdürmesini ve gelişmesini sağlayacak yapısal/dokusal dinamiklerini, bunun için gerekli yaşamsal enerjisini yitirmesine çürüme denir. Canlı bir organizma olarak insan ve toplumda da aynı yasalar geçerlidir.

Çürüme, kuşkusuz öncelikle manevi boyutu ağır basan insanı ve insan ilişkilerini, insan davranışlarını, dolayısıyla özellikle ahlak/etik ve genel olarak kültür alanını ilgilendiren bir olaydır. Ülkeyi yönetenler, ulusal kültürel değerler ve kamu vicdanı açısından, dini değerler açısından, ahlak dışı davranışlara, haksızlıklara, adaletsizliklere sesini çıkarmıyor, göz yumuyor, hatta el altından teşvik ediyorsa; ve bu, uzun bir zamana yayılıp ısrarla sürdürülüyorsa, orada toplumsal bir çürüme, bozulma ya da kirlenme yaşanıyor, sinsi bir şekilde içten içe yayılıyor demektir. Üstelik, yönetim bütün uygulamaları ile bu maddi ve manevi yıkımın ve kokuşmanın merkezinde ve öznesiyse, durum çok daha vahim demektir.

Bu durumda toplum, doğru-yanlış, iyi-kötü, haklı-haksız, güzel-çirkin ayrımını yapabilme yetisini yitirmeye başlamıştır; bozulma ve çürüme yukarıdan aşağıya bir kanser, bir salgın hastalık gibi yayılmaktadır. Çürümenin maddi, nesnel belirleyenleri kuşkusuz en alttadır, toplumsal-ekonomik temeldedir; fakat değerlerde bozulma, manevi kirlenme ve çürüme, balık baştan kokar misali, en tepeden başlar. Ve o tepeler dürüstlüğe, namusluluğa en uzak ve liyakatsız unsurlarca işgal edilmişse bu doğaldır ve kaçınılmazdır.

Hem düşünsel hem de davranışsal olarak toplumu ve bireyi geliştirip özgürleştirebilen bütün dinamikleri ile, manevi, moral değerleri, üretici ve yaratıcı enerjisi, geleceğe dönük iyimserlik ve umutları yüksek bir toplum ne ise, çürüme de bunun tam tersine işleyen bir süreçtir. Başka deyişle böyle bir toplum, büyük çoğunluğunun, belli vicdani-ahlaki değerlerle ve yasalarla, temel yaşamsal ihtiyaçların asgari karşılanmasının verdiği bir güven ve moral içinde, karşılıklı sevgi ve saygı ilişkilerinin egemen olduğu, haklı-haksız, doğru-yanlış, ahlaklı-ahlaksız ayrımının yapılabildiği, yani adaletin, özgürlük ve eşitlik ilkelerinin işlediği bir duygu ve düşünce ortamına sahiptir. İşte çürüme bunun tam karşıtıdır.

Geçtiğimiz günlerde üniversite mezunu bir genç kızın, büyük bir duygu yoğunluğuyla ve ağlayarak, Meral Akşener'e, “Türkiye'nin her bir karış toprağına hayranım. Tarihime, milletime, vatanıma aşığım. Türk olmaktan gurur duyuyorum, ama Türkiye'de yaşamak istemiyorum!” diyerek dile getirdiği çelişkili, ruhsal parçalanmışlığı yansıtan ruh hali, toplumsal ve kültürel çürüme tablosunun sanırım en çarpıcı anlatımıydı. Bütün anketlerde, yüzde 65, 70'lere varan yüzbinlerce iyi eğitimli gencin iş bulma ve gelecekle ilgili karamsarlığı, fırsat bulursa yurtdışına gitmeyi düşündüğü bilinmektedir. Genç kızın ruh hali söz konusu gençlerin genel eğilimini yansımaktadır.

Bu genç kız, çürümenin öznesi, temsilcisi değildir asla, aksine aldığı bütün eğitime ve yeterliliğe karşın, mevcut sistemin ona bir iş vermemesine isyan ediyor. Böylece sistemin çürümüşlüğünü; gençlere vaadedilen iş bulma sözünün boş ve yalan olduğu, yasaların işlemediği, hak ve adalet duygusunun çöktüğü, ülkeye ve millete bağlılığın ciddi olarak aşındığı gerçeğini haykırıyor. Bütün söylediklerinde kesinlikle samimi olan bu genç, aslında, çürümeye ve kirlenmeye karşı sözün bittiği eşiği, dolaylı ya da kapalı olarak da, tek çözümün yalanlarla soslanmış içi boş laflar değil eylem, uygulama olduğunu vurguluyor.

Her türlü sözün içinin boşalması, karşılıksız çıkması ve sahte çek gibi yalan bilgilerle doldurulması, dolayısıyla sözün güvenilirliğini ve anlamını yitirmesi, çürümenin bir başka boyutudur.

Kuşkusuz bu genç, özellikle bir çok üniversite mezunu genç gibi haklı bir gerekçeye dayanan mafya ve tarikat düzenine isyandan, Türkiye'de yaşamama, fırsat bulduğu an yurtdışına gitme gibi yanlış bir çözüme varıyor. Çürümenin diğer önemli bir boyutu ve nedeni de burada ortaya çıkıyor: Ulusal ve kendine yabancılaşma. Aslında Türkiye'deki en önemli çürüme ve alçalma unsuru olan bu eğilim, Batı güdümlü neoliberalizm tarafından 40 yıldır toplumumuza ve gençliğe tam bir “özgürlük” budalalığı olarak yutturuldu. Ulusal kültüre ve kimliğe yabancılaşma, yöneticiler ne kadar büyük haksızlık ve adaletsizlik yaparsa yapsın, ülkede kalıp belli sıkıntılara katlanma pahasına vatan ve milletin geleceği, doğrunun, iyinin ve güzelin başarısı için mücadele etme, kötü yönetimi ve sistemi gerekirse kökten değiştirme bilinci ve sorumluluğunu da kirletti, tahrip etti.

Kuşkusuz çürümeyi, bütün toplumu saran dokusal ve yapısal bir olay olarak derinleştiren ve yaygınlaştıran çok önemli bir başka etken, dipten tepeye bütünsel bir sistem oluşturan bu yapıya karşı panzehir olabilecek inandırıcı, etkili bir karşıt seçeneğin henüz ortaya çıkmamış olmasıdır. Bu durum, halkın ve aydınların geniş muhalefet potansiyelinde giderek yaygınlaşan umutsuzluk ve karamsarlık eğilimini tetiklemekte, çözülme ve dağılmalara ve çürüme dalgasının etki alanına girmesine yol açmakta.

Değilse, toplumun en az yüzde 80'ini oluşturan, yoksulluk, işsizlik ve açlık sınırında kıvranan geniş emekçi yığınları, nesnel olarak da manevi olarak da çürümeye, kirlenmeye karşı insani, ahlaki değerlerini korumaya çalışıyor. Onlar, açlık sınırında da olsa, yaşamını sürdürebilmek, çocuklarının temel, insanca ihtiyaçlarını karşılayabilmek için gerektiğinde yalan söylemek, yağcılık-dalkavukluk yapmak, siyaseten yandaş görünmek zorunda kalabiliyorlar. Ancak bütün bu davranış ve söylem biçimleri, halkın öz değerlerini, insani, vicdani dünyasını kirletmeye, bozmaya yetmez.

***

İktidar yetkilileri, ortalığa saçılan pisliklere ve bunu örtmek için kullandıkları “millici ve yerlici” söylemlerin inandırıcılığını tamamen yitirmesine rağmen hâlâ siyasal taktiklerin ötesinde ve ahlaki kirlenme alanına giren bir yüzsüzlük ve pişkinlik içinde hiç bir şey olmamış gibi davranabiliyorlar. Kuşkusuz bir ucuyla patolojinin alanına giren bu tavırların çok önemli ekonomik-siyasal ve psikolojik nedenleri var. Onların böylesi rahat tutumlarını besleyen en başta gelen neden, “tencere dibin kara...” misali, bu tabloya yol açan temel ekonomik etkenleri muhalefet partilerinin de esasta paylaşıyor olmasıdır.

Nedir bu temel etken? Kuşkusuz bunlar, ekonomik ve toplumsaldır. Sözkonusu maddi belirleyiciler, başta insanların beslenme, barınma, güven içinde yaşama ve bütün bunları sağlayabilmek için eğitim gereksinimlerinin karşılanmasıdır. Ayrıca günümüzde temel bir ihtiyaç haline gelen ulaşım, iletişim ve kültür-sanatı da listeye eklemeliyiz. İnsanların her türlü ahlaki, kültürel, hukuki, sanatsal, dinsel manevi gereksiniminden önce gelir bunlar; yaşamın, varoluşun olmazsa olmaz maddi ve kültürel temelini sağlarlar. Sözkonusu maddi gereksinimlerin ayrımsız her yurttaşa en adil, en çağdaş ve insanca nasıl sağlanması sorunu ise, ekonomi-politik alanına girer.

En temel ihtiyaçların karşılanması ve paylaşımında olağanüstü adaletsizlikler doğmuşsa; milyonlarca yurttaş yoksulluk, açlık ve işsizlikle boğuşurken, iktidar, yandaşlarını iki, üç, beş maaşlarla ödüllendirerek devleti soymaya devam ediyor, inanılmaz ölçülerde ve kirli bir servet biriktiriliyorsa; kamu kurumlarını ihale vurguncusu, rüşvetçi, hırsız ve mafyatik ilişkiler ele geçirmişse; üstüne üstlük bu ahlak dışı yapılanmaları güya etik olarak denetleyecek “etik kurulu” oluşturanların kendilerinin etik olmayan ilişkiler içinde oldukları açık bir gerçekse durum vahimdir. Bütün bunların çözümü konusunda ise, yönetenler vurdumduymaz, kayıtsız ve bildiğini okumayı sürdürüyor ve sadece eşi dostu, yandaşı kayırmaya bakıyorsa, çürüme bütün boyutlarıyla toplumu sarmış demektir.

Kısacası çürümenin ana ögelerini, tarikatlarla, din avcılığıyla içiçe olan mafyalaşma, vurgunculuk, hırsızlık, rüşvet, yandaş kayırma ve sistemli yalanlar oluşturuyor. Bunların da kaynağını, zengin-yoksul arasındaki büyük gelir uçurumu, çözümsüz hale gelen işsizlik ve hızla artan açlığı yaratan, uygulanan mafya ve tarikat iktidarının devleti soyma amaçlarına hizmet eden piyasacı-özelleştirmeci ekonomik programdır. Böyle bir toplumda yarın ne olacağı konusunda tam bir belirsizlik ve kuşku içinde yaşadığı için yurttaşın devlete, yurttaşın yurttaşa, komşunun komşuya, aile içinde eşlerin birbirine gençlerin ebeveynlerine, bütün topluma ve geleceğe güveni kalmaz. Güven ve inanç yitimi, insani ve etik değerlerin de yıkımı, çöküşü demektir.

Demek ki, ana neden, üretim ve paylaşımı belirleyen, emperyalizm güdümlü neoliberal piyasacı sistem ve onun yerli ortaçağ üçleri ve kültürü ile içiçe geçmiş bireyci kültürüdür. İçinde yer aldığımız ulusal varlığın, Cumhuriyetin temellerini oluşturan, bağımsızlığın, laikliğin ve çağdaşlığın güvencesi olan planlı devletçilik ya da karma ekonominin, kamuculuğun 12 Eylül'den itibaren küreselci neoliberal projeler lehine terkedilmesidir. Böylece bütün KİT'ler yok pahasına yerli ve yabancı akbabalara peşkeş çekilmiş, yağmalanmıştır. Siyasal bağımsızlığımızın güvencesi olan ana sanayi kolları kamunun denetiminde çıkartılıp özelleştirilerek, üstelik yabancı tekellerin ele geçirmesine göz yumarak, ekonomik bağımsızlığın temelleri yıkıldığı gibi, iç piyasada istikrar, üretim ve tüketimde dengeler ve her yurttaşa iş bulma yükümlülüğü, yani sosyal devlet ilkeleri de terkedilmiştir.

Öte yandan, planlı devletçilikle, yani sanayı ve tarımdaki KİT'lerin motor rol oynadığı, hem sanayi ve tarım arasındaki dinamik dengeyi ve uyumu korumak, hem de Türkiye'nin her bölgesinde dengeli bir nüfus dağılımını -dolayısıyla tarımın güvenliğini- sağlamak amaçlanmıştı. Böylece, Altı Ok'un iki temel ilkesi, Devletçilik ve Halkçılık, birbirini zorunlu olarak tamamlayan ilkelerdi. Ezilen ve emperyalizmin güçlü ekonomi ve teknolojileriyle savaşmak durumundaki bir dünya ülkesinde halkçılık, emekçiyi korumak, ancak devletçi ve planlı bir ekonomiyle mümkün olabilirdi; bugün de bu, binlerce kanıtıyla geçerliliğini, zorunluluğunu koruyor.

1980'lerden ve özellikle 2002'den bu yana ekonomide yaşanan neydi? Devlet, yani KİT'ler ekonomiden çekilip planlama adım adım terkedilirken, bireysel çıkara, bireysel kâr'a dayanan özel sektör sanayinin önceliklerini, yatırmların yerini, miktarını, zamanlamasını belirler hale geldi. Tabii, sadece kendi kârını düşündüğü için ve bağlı oldukları emperyalist projelerin gereği olarak hiçbir sanayici Anadolu'nun uzak illerine yatırım yapmadı, yapmazdı. Özellikle tarımın korunmasında belirleyici olan, Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu, Sümerbank ve Dokuma, Şeker ve Kağıt fabrikaları, Telekom, Türkiye elektrik dağıtım kurumu ve bir çok önemli kamu kuruluşu bir bir kapanıp ortadan kaldırılır ve yerlerini özel sektör doldurmazken, tarımın artık doyuramadığı ve işsizleşen milyonlarca insan büyük kentlere akın etti ve yığıldı. Hem taşıyamayacağı yüklerle o kentlerin dengeleri, hem de tarımla sanayi, kentle köy arasındaki dengeler bozuldu.

Özetle emperyalist merkezlerde planlanan serbest piyasacı yağma, vurgun ve hırsızlık projesini, AKP iktidarı, varoluşunun bir gereği olarak sonuna kadar sahip çıkıp uyguladığı gibi, muhalefetteki sistem partilerinin hiç birisi, dün de bugün de bu neoliberal özelleştirmeci projeye esastan karşı çıkmadı. Bugün ise yaptıkları tek şey, piyasacı uygulamaların kaçınılmaz yıkıcı sonuçlarına, yani işsizliğe, büyük ekonomik adaletsizliklere, liyakatsızlıklara, yağmaya, vurguna, rüşvete yüzeysel itirazlar, ağrı dindirici çözümlerdir. Ortada bir bataklık var ve durmadan sivri sinek üretiyor; ama ne iktidar ne de muhalefet, bataklığı kurutmayı düşünmüyor da tek tek sivrisinekleri öldürme gösterileriyle seçmen avlamayı sürdürüyor.

Demek ki, mafyalaşma ve çürüme, serbest piyasa ekonomisine geçişle doğrudan bağlantılı bir olaydır. Değilse, İslamcı yobazlığın iddia ettiği gibi, dinsel inancın zayıflaması, biçimsel nitelikteki dini ibadet görevlerin yerine getirilmemesi, yani “dinden uzaklaşılması” değildir esas neden. Aksine, kutsal dini değerlerin, sahtekarca ve ikiyüzlüce, kendi siyasal çıkarları, vurgun ve hırsızlıkları için bir maske olarak kullanılmasıdır. “Çalıyor ama namazını da kılıyor” sözü bu ahlaksızlığın en veciz anlatımıdır. Bütün bu kirlenme ve yozlaşma sürecinde Türkiye'yi yönetenlerin Siyasal İslamcılar olması, çürümeye yol açan ideoloji ve kültürün adresini de gösteriyor.

Türkiye'de yaşanmakta olan büyük ekonomik, toplumsal ve kültürel krizin temelindeki  gerçek yeterince açıklanmadığı ve kavranmadığı sürece havanda su dövülmeye devam edilecektir. Kuşkusuz buna bağlı olarak, içi boş siyasal palavralarla, gerçekleşmesi imkansız vaatlerle halkın, işsizlik ve açlık sınırında kıvranan insanların kandırılması ve sadaka ekonomisine mahkum edilmesi kaçınılmazıdır. 2008 küresel kriziyle neoliberal piyasacılık iflas etmesine rağmen ülkemizi yönetenlerin ve muhalefetin aynı küreselci programa bağlılıklarını sürdürmeleri, emperyalizme bağımlılığın ne kadar sistemsel ve derinlerde olduğunun kanıtıdır.

***

Sözün bittiği yerdeyiz demiştik. Bunun tarihsel, toplumsal ve etik bir anlamı vardır. Kutatgu Bilig'te ahlakın karşılığı “kılınç”tır; yani ahlakın ölçütü, kıl-mak kökünden türeyen doğru eylem ve davranıştır. Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz özdeyişi, bunun başka bir ifadesidir. Demek ki, bütün bu birikmiş bozulma ve kirlenmelerin, birikmiş irinlerin, tıkanmış lağım kanallarının patlaması gibi, patlaması ve akması grekiyor. Hem, toplumsal adaletsizlik, yalan ve ikiyüzlülüklere yansıyan ve giderek toplumu zehirler hale gelen pisliklerin dışarı atılması, hem de bireylerdeki ruhsal, davranışsal kirlenme ve yozlaşmanın aşılması ancak kitlesel eylemli eleştiri ve etkinliklerle mümkündür. En etkili eleştiri bugün kitlesel eylemdir.

Kuşkusuz sözlü ve yazılı eleştiri ve fikir üretimi önemini koruyacak ve devam edecektir. Sorun, sözle eylem ya da uygulama arasındaki bozulan dengenin, uyumun düzeltilmesidir. Bunun da ölçütü şudur: Eylem, uygulama esastır. Bugün bu ilişki tersine dönmüş, söz her şey, eylem hiç bir şey diyen bir algı yaratma sistemi yaratılmıştır. Bunun pratikteki karşılığı ise, başarı ve iktidar için söz -söz oyunu, laf cambazlığı, şarlatanlık-, dolayısıyla yalan her şey, gerçeği, doğruyu söylemek enayilik, aptallıktır. Bu algı sistemi, bu değer yargısı yıkılmalı, paramparça edilmelidir.

Bu çürüme kültürüne haddini bildirmenin, onu çıktığı mağaraya geri sokmanın biricik yolu, eleştirinin, caydırıcılığın, geri adım attırmanın en etkili yöntemi, kitlesel eylemliliktir. Unutulmasın ki, durgun bir göl olmaktansa, bulanık da olsa akan bir sel olmak her zaman daha iyidir; daha çözücü ve arındırıcıdır. Eylem en büyük arındırıcı ve yenileyicidir; ayrıca bütün yaratıcı enerjileri, umut ve iyimserli ışıklarını içinde taşır. Boğaziçi Üniversitesinin dışarıdan rektör dayatmasına karşı direnişleri başta olmak üzere bugün haksızlık ve adaletsizliklere karşı nerde kitlesel bir direniş varsa başarılı olmaktadır. Bu, önümüzdeki süreçte devrimciler için başarının yol ve yönteminin ne olduğunu açıklıyor.