Şiire de Yallah!

Bu mahsulleri “şiir” diye tırnak içine almak da edebi bir değer vermektir, “miir” bile değil bunlar: Şey! İşte “Amerika Yallah” da o şeylerden biri. Hüseyin Haydar’ın şiirde varabildiği en son nokta, zirve bu. Zırva da denebilir buna. Müthiş bir düşüş!

“Ya Allah! Ya vallah! Amerika yallah!

Yeryüzünün laneti üzerine olsun, Yanki yallah!

Canlı düşmanı yallah, yallah ya Şeytan.     

Gökyüzünün laneti üzerine olsun, yallah gaddar.

Amerika yallah, yallah talan, yallah Dolar.

Ateşin laneti üzerine olsun, yan ki yallah yanasın”

Yukardaki sözleri herhangi bir İslamcı web sitesinden filan almadım.

Devamı bu minvalde sürüp giden bir yığın laf kalabalığı.

Ne var ki, herhangi birinin yazıp söylediği herhangi bir söz değil bunlar.

Yazıcısına göre -hem de günlük bir gazetede, Aydınlık’ta yayımladığına bakarak söylüyorum bunu,- “şiir”!

FAZIL HÜSNÜ YENİ BİR ŞİİR YAZDIĞI ZAMAN…

Gazetelerde, özellikle de günlük gazetelerde, haftada bir de olsa şiir yayımlamak doğrusu cesaret isteyen bir iştir.

Şiir düzyazıya benzemediği için böyledir en başta bu.

Öyle esin perisinin kulağa fısıldadıklarıyla yazılamayacağı, açık bir şuur, titiz bir işçilik, ciddi bir emek gerektireceği için de daha bayilere ulaştığı an bayatlayan günlük gazeteye gelmez.

Denendi bunlar, yapıldı.

Namık Kemal’den Tevfik Fikret’e, toplumsal-siyasal gündemin zorunluluğunda gerek duyulduğunda o gereği karşıladı.

O kadar uzağa gitmeye de gerek yok; 70’lerde Ümit Yaşar’ın Hürriyet’te yayımlanan bir şiir köşesi vardı. Alt alta dizilmiş sözcüklerde yine de şiir kırıntılarına rastlamak mümkündü.

Necip Fazıl’ın manzumeleri de keza öyle idi…

Alıntıladığım metnin yazarı -son çeyrekte- gazetelerde şiir yayımlamayı kendisinin başlattığını ileri sürse de, 90’larda Fazıl Hüsnü de şiir yayımlamıştı Cumhuriyet’te. Daha doğrusu, Fazıl Hüsnü gazete için şiir yazmazdı, yeni bir şiir yazdığı zaman, Cumhuriyet 1. sayfadan yayımlardı.

YENİBÜTÜNCÜ ŞİİR MANİFESTOSUNDAN “YALLAH”A

Gelelim yukardaki sayıklamaların yazarına…

Adı edebiyat dünyamızda enikonu bilinen şairlerimizden Hüseyin Haydar’dır kendisi.

1980’lerin şiirdeki çıkışı, Yenibütüncü Şiir manifestosunun imzacılarındandır.

Süreçte tüm edebiyat çıkışlarının başına gelen Yenibütün’ün de başına geldi. Yayın organı Broy bir süre daha yayınını sürdürse de imzacıların her biri kendi şiirinin peşinden gitti. Kimi kendi dergisini çıkardı.

Hüseyin Haydar uzun süre gözükmedi ortalarda. Anlatılanlara ve kendisinin de övünerek anlattığına göre bu sürede reklam sektöründe çalışmıştı.

Yeniden, haftalık olarak yayımlanan Aydınlık dergisinde görünmeye başladığında yıl 2005 ya da 2006’ydı. Dergide yayımlanan yazılarının pek beğenilmediğini duymuştum.

Derken, Ulusal Kanal’da seslendirmesini şahane yorumuyla Mesut Mertcan’ın yaptığı kimi şiirleri -Doğu Tabletleri- yayınlanmaya başlandı. İyi şiirlerdi bunlar. ABD’nin Irak’ı işgal ettiği günlerde hiçbir şairin dokunamadığı konular, temalardı yazdıkları.

Aydınlık günlük yayına geçtiğinde şiirleri artık gazetede de yayımlanmaya başlamıştı.

HÜSEYİN HAYDAR’IN ŞİİRDE VARABİLDİĞİ SON NOKTA: ZIRVA

Her durum ve olaya ilişkin mutlaka bir şey yazmaya başlamıştı artık Hüseyin Haydar.

Örneğin, Doğu Perinçek’in torunu Mercan’a bile “şiir” yazdı.

Her hafta bir “şiir”, her hafta bir “şiir”…

Buna “imge” mi, “sözcük” mü, “ilham” mı dayanır?!

Dayanamadı nitekim ve yeni bir “şiir” kotaramadığı vakit eski şiirlerini, günün anlam ve önemine uygun bir sıraya koyarak tekrar tekrar yayımladı...

İlginçtir, gazetede sık sık editör değiştiği için ya da zaten kimse okumadığı için fark edilmiyor bu. Okur derseniz, o çevrede bırakın Hüseyin Haydar’ı, gazetenin kültür-sanat sayfasını ve ne hikmetse halen yazmayı sürdüren, her biri tek başlarına birer değer oluşturan Seyyit Nezir, Burçak Evren, Feridun Andaç gibi yazarlarını okuyan mı kaldı tanrı aşkına!  

Sonunda yazdıkları “şiir” olmaktan çıktı büsbütün.

Hüseyin Haydar’ın ürettiği bu mahsulleri “şiir” diye tırnak içine almak da edebi bir değer vermektir, “miir” bile değil bunlar, şey!

İşte “Amerika Yallah” da o şeylerden biri.

Hüseyin Haydar’ın şiirde varabildiği en son nokta, zirve. Zırva da denebilir buna. Müthiş bir düşüş!

“AMERİKA’YA YALLAH” ÇEKMENİN SAĞLAM, EDEBİ, ŞİİRSEL YOLLARI

Sonuçta gündelik gelişmelerin peşinde, Perinçek’in -dolayısıyla VP ve Aydınlık’ın- değişken/hacıyatmaz  politikasına uygun şeyler yazmak, taa buralara, 30 Ağustos’ta Taliban’ı savunmaya kadar getirmiştir Hüseyin Haydar’ı.

Şiirini mahveden de budur.

“Amerika’ya Yallah” çekmenin bundan çok daha sağlam, edebi, şiirsel yolları vardır. Hüseyin Haydar da bunları çok iyi bilir. Çoktandır arkasında bıraktığı şiir geçmişi bunun örnekleriyle dolu. Şimdi yaptığı güne uygun konuları hedef aldığı –eğer varsa- okur kitlesine uygun sözlerle sunmak. Aklınca ateşe odun atmak!

Ama sıra şiire geldi mi öyle olmuyor bu işler.

Şiirin kakafoniye tahammülü yoktur.

Kakafoni bir atıktır ve şiir hızla uzaklaştırmaktadır kendisinden olmayanı.

Türk şiiri bunun örnekleriyle dolu.

“VALLAH, BİLLAH, TALLAH!”

Hakkını yemeyelim, iyi şiirler de yazmış, yayımlamıştır Hüseyin Haydar.

Ergenekon, Balyoz ve Odatv soruşturma ve yargılamaları sırasında yazdığı hemen hemen tüm şiirler, 80’lerde yazdıkları da dahil, “Zor Günlerin Şiirleri”, “Doğu Tabletleri” ve “İsyan Makamı” kapsamındaki çoğu şiirler gerçek anlamda birer iyi şiir örneğidirler.

Ne var ki, son birkaç yılda yazdığı bu kakafonik şeyler o iyi şiirleri de iyiden iyiye değersiz kılıyor, sıfırlıyor:

“Ya Allah! Ya billah! Atlantik yallah!

Haydi hep beraber. Eller eller! Herkes ayağa.

Ayaklandı Asya, Afgan’dan yallah!

Türkiye'den yallah, Suriye'den vallahi yallah.

Yallah Mafya, Gladyo yallah, yallah yobaz,

Pentagon yallah, Trump yallah, yallah düzenbaz.

Yallah Biden, Yallah kaosçu kumarbaz.

Mezhepçi yallah, bölücü yallah, yallah kinci!”

Merak eden tamamına şuradan ulaşabilir:

https://aydinlik.com.tr/koseyazisi/amerika-yallah-261938

İSMET ÖZEL’DEN BİLDİĞİMİZ BİR TRANSFORMASYON

Sözün kısası…

Hüseyin Haydar “Amerika Yallah” ile şiire de kendi şairliğine de yallah çekiyor aslında.

Peki neden yapıyor bunu? İdeolojisi olduğu için mi?

Hayır, tam tersine ideolojisi olmadığı için…

Bu işler böyledir. Gerçek anlamda bilimsel-sosyalist bir ideolojiye sahip olmayanlar, ortaçağ ideolojisine, onda bulunmayan anti-emperyalizm gibi nitelikler atfetmeye, bu nedenle de, milli bir insiyakla uzlaşmaya başladıklarında Taliban’da Kuvayi Milliye bulmaya kadar gidebilirler. Her şeylerine de yansır bu. Dile, davranışa…

Şairseler şiirlerindeki sözcükler dinsel sözcük ve kavramlarla yer değiştirmeye başlar. İsmet Özel’den bildiğimiz bir transformasyon/dönüşümdür. Ama imge hep aynı imge, kurgu hep aynı kurgudur. Savm-ı salat arkasından gelir ki bulaşıcıdır, bir de bakmışsınız sarmış bütün bünyeyi ve Hüseyin Haydar’ı da geçip taa Antalya’daki iyi şair Ahmet Turan Kul’a kadar uzanmış...

Kimdi, birisi Doğu Perinçek radyasyonundan söz ediyordu. Etkisine maruz kalan her bilimsel sosyalistte Yumuşak G Vitamini açığa çıkarıyormuş![1]


[1] “Bilginlerimiz sağ olsunlar

  Bir vitamin buldular

  Çalışınca azıcık;

  Yumuşak G vitamini:

  Ulusalcılık!”

(Cemal Süreya, Sevda Sözleri, YKY, sf. 177).