Sinemanın denizciliğe etkisi

Çok zor günler geçiriyoruz. Niteliksizlik ve omurgasızlığın liyakat; Vatana, bayrağa, milli değerlerle, Atatürk ve devrimlerine hakaret ve ihanetin mükafat; Kabalık, zorbalık ve küfür üzerinden güce tapmanın sadakat; Neredeyse oy karşılığı cennet satmanın ibadet olduğu; Maddi güce erişimin her türlü ahlaki normu yok ettiği plastik bir dönem geçiriyoruz. Para, şöhret ve güç için her dakika yeni Mefistolar ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin bu saydığım distopik ve niteliksiz dünya içinde tutulması NATO ile AB tarafından temsil edilen batı emperyalizmi için en büyük hedeflerden birisidir. Yolsuzluk, bölücü milliyetçilik, dinci aldatmacılığın yanı sıra iftira ve ahlaksızlığa dayalı algı oyunları bu düzenin stratejik enstrümanlarıdır.  Bu kanserli konjonktürün devamında medya ve sinema başat rol ve yerlerini korumaya devam ediyor.

ALGI YARATMA VE PROPAGANDA ARACI OLARAK SİNEMA VE TV

Uluslararası ve ulusal algı yaratma ve propaganda operasyonlarının baş aracı yazılı ve görsel medya ile sinema, televizyon ve dijital yayın platformları olmaya devam ediyor. Ülkemizde sözde demokrasiyle, makyajı akan batı standartları (rules based order!) gereği sözde uygar dünyaya ait yabancı ortaklı ya da yerel prodüksiyon şirketleri o kadar güçlü ki, yarattıkları yalan dünyanın içindeki milyonlar opera sahnesindeki figüranlar olarak yaşamaya devam ediyor. En kötüsü figüran olduklarının bile farkında olmadan yaşıyorlar. Eğer buna yaşamak denirse!

DONANMA YİNE HEDEFTE

Bugünlerde de ülkemizde algı yaratma alanında zamanın ruhuna uygun seçilen hedef, donanmamız ve özellikle denizaltı filomuz. 2007 sonrası FETÖ ve destekçi işbirlikçilerinin de en gözde hedefi donanmaydı. Batı medya taktikleri ve istihbarat oyunları ile her gün tertemiz bahriye personeli aleyhinde FETÖ ve yandaş medyada okumaya utandığınız alçak yalan haberler Goebels’in propaganda makinesi gibi üretilirdi. Zira o dönem emperyalizm, Cumhuriyet Donanmasını FETÖ Donanmasına dönüştürmeyi hedefleyerek her türlü iç ve dış desteği sağlamıştı. 2007-2014 arasında 40 Amiral ve 400 seçkin deniz subayını tasfiye ettiler. Donanmayı aşağıladılar. Her türlü ahlaksız gerçek dışı haberi donanmayı ve bahriyeliyi küçük düşürmek için kullandılar. Ne hükümet ne muhalefet ne de yüksek komuta heyeti bu alçak gidişe dur diyemedi. İntiharlar oldu. Kanserler ve hastalıklar yaşandı.  Durmadılar. Donanma topal ördek olmalı, ABD ve AB’nin stratejik iradesinin kıvamına gelmeli, kadrolarına FETÖ ve kindar nesiller getirilmeliydi. 15 Temmuz 2016 felaketi yaşanmasa süreç devam ediyor olacaktı.

Bugün de göz bebeğimiz gibi üzerine titrememiz gereken denizciliğimiz ve denizaltıcılığımızı halka tanıtmak, sevdirmek ve yaygınlaştırmak yerine dizi filmler üzerinden aşağılıyoruz.  Kimse dur demiyor.

YEŞİLÇAM’IN ORDU VE DONANMA SAYGISI

Yeşilçam siyah beyaz dönemde denizciliğe yönelik çevirdiği az sayıda filmde bile donanmanın manevi şahsiyetine ve Türk denizciliğinin geçmişine saygıda kusur etmezdi. Zira savunma ve bahriye ile ordu korunması gereken kutsal değerlerdi. Çocukluğumda seyrettiğim siyah beyaz dönemin deniz kuvvetleri ve deniz ticaret filosuna ait az sayıda filmi arada sırada seyrettiğimde içimde o yıllara ve o yılların asaletine geri dönme arzusunu dizginleyemiyorum. Vahi Öz’ün çarkçıbaşı; Hulusi Kentmen’in gerçek hayatındaki gibi deniz astsubayı; Sadri Alışık’ın ikinci kaptan, Ekrem Bora’nın TCG Kurtaran Komutanı olduğu birbirinden samimi saf ve temiz Yeşilçam filmleri adeta ruhumu o zamanın anaforuna çekiyor. Aşağıda alıntıladığım paragraf ne de güzel anlatıyor bu görünmez saygıyı ve sevgi bağını:

“Evet bahriyeliler bembeyaz giyimleriyle, mağrur duruşlarıyla asker olmanın ötesinde bir övünç timsalidir. Askerlik görevini bahriyeli olarak yapanların bileği bükülmez. Türk sinemasında isimlerinin önüne bahriyeli ünvanı koymak bir delikanlılık simgesi gibidir. Ne Bahriyeli Ahmet’te (1962 Türker İnanoğlu) Ayhan Işık‘ın, ne de Bahriyeli Kemal’de (1974 Çetin İnanç) Aytaç Arman’ın bileğini kimse bükemez.’’ (Türk Sinemasının Deniz Yolculukları Ali Can Sekmeç, İskeleye Yanaşan Denizler Gemiler Denizciler, Derleyen Orhan Berent, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları 2013) 

SADECE KURTULUŞ SAVAŞI İÇİN 65 FİLM

Yeşilçam’ın siyah beyaz dönemi bugünkü Türk sinemasının rengarenk döneminden şüpheniz olmasın çok daha asil, vatansever, çok daha duygulu ve mağrurdu. Yapımcılar ve yönetmenler çok zengin değildiler. Aktörler ve aktrisler bugünkü gibi şöhretin her basamağında sahte yıldız yağmuruna tutulmuyorlardı, ancak hepsinin vatan sevgisi ve tarihe saygısı tarifsiz çok büyüktü. Sadece Kurtuluş Savaşına yönelik 1923 ile 1974 arasında 65 film yapılmıştı. 1974 sonrası maalesef görünmez bir el sinemada Kurtuluş Savaşı filmlerini yok saydı. Ne de olsa Türkiye Özal dönemi ile önce neoliberal ekonomik modele geçmiş, 12 Eylül 1980 darbesi ile Atatürk adı kullanılarak Atatürk’e, Kurtuluş ve Kuruluşa ait her şeyi yok etme dönemi başlamıştı. Atatürk ile Türklük ve devrimler unutturulmalıydı. Bu süreçler yaşanırken denizciliğin adı zaten yoktu. Siyah beyaz dönemde yani 1950 ile 80’ler arasında bile Yeşilçam sadece 5 adet denizcilik filmi yaptı. 60 civarında çevrilen filmde ise gemi, denizaltı, yolcu gemisi, Boğaziçi ve Ada vapurları, yelkenli tekne, mavna, romorkör, yalı, deniz subayı, kaptan, gemi adamı, dalgıç gibi denizci obje, kavram ve şahsiyetleri kullandı. (Sökmen, Ali, Can, “Türk Sinemasının Deniz Yolculuğu”, Koraltürk, Murat, “İskeleye Yanaşan, Denizler, Gemiler, Denizciler”, İletişim Kitapları, İstanbul 2013, Sayfa 59-74.)

21. YÜZYILDA DONANMANIN YOK SAYILMA DÖNEMİ BAŞLADI

2000’ler sonrasında sinema ve televizyonda deniz, denizcilik ve özellikle Deniz Kuvvetleri temaları, tamamen kaldırıldı. Sinema filmleri arasında 2002’deki iktidar değişikliği sonrası Çanakkale Savaş filmleri ile televizyonda dizi olarak özel kuvvetler ve polisi ilgilendiren seriler son 20 yıla damgasını vuruyor. TRT’nin anakronistik hatalarla dolu 2021 yapımı Barbaros Kardeşler dizisi hariç tutulursa Sadece denizcilik ve deniz kuvvetlerine yönelik tek bir dizi çekilmedi. 2007 yılında Avustralya Deniz Kuvvetleri Komutanına şeref mihmandarlığı yaparken bana kendi ülkesinde bir televizyon dizisine (Sea Patrol) tahsis ettikleri avcı botun maceralarının halk tarafından nasıl da sevildiğini gururla anlatmıştı. Ben de o günlerde her gün FETÖ ve yandaş basında donanma aleyhinde çıkan haberlerle alçaklıkta sınır tanımayan FETÖ TV kanallarında yayınlanan donanma ve ordu düşmanı dizileri düşünerek içimden derin bir ah! çekmiştim. Türkiye’nin değil Türklüğün tarihinde böyle bir ihanet ve rezillik yaşanmadı.

TÜRK SİNEMA ENDÜSTRİSİNİN DENİZ KÖRLÜĞÜ SINIR TANIMIYOR

Günümüzün özellikle deniz sahnelerinde bilgisayar ortamında dijital teknikler ve görüntü efektleri sayesinde istenen her türlü ortam ve gemi, limanın yaratılabilme kolaylığına rağmen -çok az sayıda istisnalar hariç- yapımcılar ve yönetmenler denizden uzak duruyorlar. Zira evrensel kültürün en gelişmiş kültür alanı denizciliğe kör kütük yabancılar. Bu konu ve kavramlar ne öğretilmiş ne de öğrenmişler. Bırakalım yerli film çekmeyi, yabancı denizcilik filmlerindeki dublaj hatalarını söylerken gülüyorum. Lumbuza pencere, alabandaya duvar, kaportaya kapı, demirleme veya bağlamaya gemiyi park etmek diyenler mi istersiniz? Ya da TRT’nin en pahalı deniz dizisinde (Barbaros Kardeşler) 19. Yüzyıla ait gemilerin (hat gemileri-ship of the line) 16. yüzyılda görülmesi mi?

YERLİ DİZİLER NİTELİKSİZ İHRAÇ ÜRÜNÜ

Dizilerimiz Arap aleminde rekor kırıyormuş. Ancak nitelikli bakış açısıyla incelendiklerinde yerlerde sürünüyorlar.  Günümüz yapımcıları için polis, mafya, kan davası, hanım ağalar, varoş trajedileri, sınıf farkını vurgulayan diziler, Türk tarihini ve Türklüğü küçük gören çarpıtılmış diziler ve filmler pirim yapıyor. Halk geçim derdinin de etkilediği psikolojik ortamda önüne ne konursa seyrediyor. Diğer yandan son yıllarda topluma tarihimizi okuyarak değil seyrederek öğrenin dercesine zaman zaman ideolojik bir yaklaşımla perdeye veya televizyona aktarılan ve çok pahalıya mal olan başta devlet kanalları ile ulusal televizyon kanallarında saçma sapan televizyon dizisi ve sinema filmi ile karşılaşabiliyoruz.  Bu filmlerde adı sanı duyulmayan merdiven altı yapımcı firmalara tahsis edilen büyük finansmanlara rağmen son derece ciddi anakronistik, mekânsal, kavramsal ve teknik hatalar ortaya çıkıyor. Olsun bu diziler Yeni Osmanlıcılık paralelinde en azından günümüzün fakirliğini geçmişin haşmeti ile dengeleyecek sahte de olsa bir hayal alemi, rol modelleri ve hatta kendine has ‘’ala’’ bir dil yaratabiliyor. Günümüzde internet tabanlı televizyon dizilerinde daha büyük hatalar ve rezillikler devam ediyor. Son olarak yaygın bir internet tabanlı televizyon sitesinde Türk denizaltısında geçen bir bilim kurgu dizi filmde yapılan hataları, hata düzeyinden kasten menfi algı yaratma düzeysizliğine taşımak gerekiyor. Bugün Türk sineması ve televizyon film/dizi yapımcıları denizin kıyısına ve geminin küpeştesine bile yaklaşmıyorlar. Halbuki deniz, denizcilik ve gemi ile ilgili Türk tarihinde son derece renkli ve etkili konular mevcut. Nusrat’ın 18 Mart 1915 zaferine neden olan mayın döküşü; Hamidiye Kruvazörünün Balkan Savaşındaki akın harekatı; Birinci Dünya Savaşında Muavenet-i Milliye muhribinin HMS Goliath’ı batırması; Sultanhisar muhribinin Avustralya denizaltısı AE-2’yi batırması; Kurtuluş Savaşında İnebolu üzerinden Rusya’dan temin edilen savaş cephanesi ve Kağnı Donanmasının başarıları; Ordu’da yaşanan Rusumat  4 kahramanlığı; Donanmanın 1936 Malta ve Pire seyri; İkinci Dünya Savaşında Yunanistan’daki savaşa ve kıtlığa deniz yoluyla yapılan yardımlar; Kıbrıs Barış Harekatı; Kardak Operasyonu verilebilecek pek çok örnek arasındadır.

TÜRKLERİN DENİZCİLEŞMESİ İSTENMEZ

Her zaman vurguladığım gerçeği bir daha tekrarlayayım. Denizin egemenleri mavi uygarlığa kolay üye kabul etmezler. Türkiye’nin denizcileşmesi asla istenmez. Emperyalizm kenar kuşakta bu muhteşem coğrafyadaki ülkeyi denizci yapmaz. O nedenle bu ülkenin son derece yetenekli, seçkin, çalışkan ve erdem sahibi Türk bahriyelisi ile jeopolitik düzeyde en güvendiğimiz ve güvenmemiz gereken denizaltıcılık kurumunu ve donanmayı küçük düşürecek, aşağılayacak tarzda algı operasyonları yapmayı hedefler. Bu uğurda Türk yapımcı, yönetmen ve senaristi kullanmaktan çekinmez.  İçimizdeki karacı genlerin hâkim olduğu egemen sınıfı denizi sadece göbek çizgisine kadar yüzmek ve mehtaba bakarak rakı/ayran içmek için kullanır.  Deniz ulaştırması onlar için tehlikelidir. Onlara göre insan kara için yaratılmıştır. Denizde ne işi vardır? Mavi Vatanı sevmezler. Mandacı liberaller ve FETÖ’nün solcuları için mavi vatan genişlemecidir, revizyonisttir. ABD ve AB’yi kızdıran her şey onlar için tehdittir. FETÖ, 2007 sonrası Mavi Vatan ve Denizcileşme uyanışını öldürmek için sınır tanımaksızın vatana ihanet etmişler ve 15 Temmuz sonrası yurt dışına kaçarak yabancı istihbarat ajanslarının maaşlı kukla ve kölesi olmuşlardır. Bugün de yalan haberler yaparak ve yayarak asli görevlerine devam etmektedirler. Donanmasını Atatürk vizyonunda büyüten ve genişleten Türk Deniz Kuvvetleri’nin içerdeki işbirlikçi deniz düşmanlarıyla akıl ve modernite düşmanları tarafından kurgulanan kumpaslar ile başına gelenler, sanırım bu savımı haklı çıkarıyor. Böyle bir konjonktürde Türkiye ve Cumhuriyet Donanması lehinde bir dizi beklenemezdi.

HOLLYWOOD’DAN BOLYWOOD’A HERYERDE DENİZCİLİK FİLMİ

Sanatın ve popüler kültürün iki önemli aracı yani sinema ve televizyon gelişmiş denizci devletlerde denizcilik kültürünün yaygınlaşmasında etkili olarak kullanılmaktadır. Holywood başta olmak üzere Amerikan sineması ile İngiliz, Fransız, Rus ve Çin sinemaları ve Hindistan’ın Bolywood’unda her yıl sinema dünyasına yeni denizcilik filmleri eklenmektedir. Dünya sinemasında denizcilik üzerine yüzlerce film çekilmiştir. Bunların pek çoğunu seyrettim. Bu filmlerde hata yok muydu? Vardı. Ancak çok az sayıdaydılar. En önemlisi kendi ülkelerini ve donanmalarını küçük düşüren tonda değildiler. Sinema toplum üzerinde denizi ve denizciliğin tanıtılması, sevdirilmesi ve yaygınlaştırılması üzerinde çok ciddi bir enstrümandır. Batılı gelişmiş deniz ülkeleri bunu son raddeye kadar kullanırlar. Mandacı zihniyet ve kendini batı karşısında küçük gören mankurtların yaşadığı bizim gibi devletlerde ise asla bu tip filmler teşvik edilmez.  Örnek verelim. 1986 yılında ABD‘de vizyona giren, Tom Cruise’un başrolünü oynadığı ‘’Top Gun’’  isimli film, Amerikan sinema tarihinde ve Donanmasında tarihi rekorlar kırmıştı. Film öncesinde uçak gemisine iniş kalkış yapacak deniz hava savaş pilotlarının sayısı o kadar azdı ki, eski bir film artisti olan Başkan Ronald Reagan’ın da teşviki ile Hollywood ile donanma arasında yapılan iş birliği projesi sonucunda filmden sonra deniz hava pilot talebi yaklaşık 10 kat artmıştı. Kısacası denizci ülkeler kendi ülkelerinde denizciliği sevdirmek ve yaygınlaştırmak ile özellikle donanmaya nitelikli personel çekmek için sinema endüstrisini sonuna kadar kullanır. Türkiye’de bu gerçek bilindiği halde uygulanmaz. Zira Türk film endüstrisi denizci değildir. Türk film endüstrisinin Deniz kültürü seviyesi, gelir seviyesi yüksek yapımcı ve aktör/aktrislerin sadece tekne sahibi olmaları boyutundadır. Yani sadece statü sembolüdür. Derinliği yoktur. Yumuşak güç yaratmaz. Pek çoğu ‘’tekneyi park ettim’’ der.

Örneğin günümüzde izlenen denizaltıcılığa yönelik son dizinin senaryo ve akışını gören deniz ve denizcilik kültürü yüksek bir yapımcı veya yönetmen en azından geçmişte seyrettiği filmler veya okuduğu denizcilik roman ve hikayeleri -ve de eğer varsa biraz deniz tarih bilinci- ile senaryoyu reddederdi. Zira ülkelerin yüzyıllar içinde oluşturduğu denizcilik örf adet ve gelenekleri emperyalist proje enstrümanlarının dolarlarına satılmayacak kadar değerlidir. Ancak bu yönetici ve senaristlerin deniz ve tarih kültürü çok severek izlediğimiz Kemal Sunal’ın Süt Kardeşler komedi filmindeki gemi sahnelerindeki ciddiyetin yanına bile yaklaşamıyor.

NEDEN CİDDİYE ALMALIYIZ?

Doğal olarak bu tür dizi filmler neden ciddiye alınıyor? sorusu yöneltilebilir. Zaten sorun da burada başlıyor. Türkiye’de bugüne kadar deniz ve denizaltıcılık ile ilgili son film 1966 yılında, ‘’Denizciler Geliyor’’ adıyla ünlü yönetmen Ertem Eğilmez tarafından yapıldı. Naif, saf ve sade bu film zamanında o kadar beğenildi ki Deniz Harp Okuluna ve denizaltıcılığa müracaat rekoru kırıldı. Kabaca 56 yıl sonra bir Türk yapımcı ve yönetmen ilk kez denizaltıcılıkla ilgili bir bilim kurgu film yapıyor ve Türk denizaltıcılığını acımasızca yerin dibine sokuyor. Ne acı bir durum.

ABD VE İNGİLTERE’DE BÖYLE BİR FİLM YAPAMAZSINIZ

Batıda böyle bir film yaparsanız anında tepki alır ve devlet açıklama yapar. 1995 yılında baş rollerini Gene Hackman ve Denzel Washington’un oynadığı ‘’Crimson Tide-Denizde İsyan’’ isimli filmde bir nükleer balistik füze denizaltısında (SSBN) komutanın paranoyası sonucu kıtalararası füzelerin ateşlenmesini önlemeye çalışan ikinci komutanın gemide komutayı devralması sonucu kamuoyunda öyle bir infial çıkmıştı ki ABD savunma Bakanlığı ve Donanma Bakanlığı bir Amerikan denizaltısında asla böyle bir olay yaşanmayacağını basın açıklaması ile duyurmuş ve filmi protesto etmişti. Bizim ülkemizde Sözde Ermeni soykırımı, Sözde Pontus olayları ya da Türk denizaltıcılığını yerle bir etmek üzerine film çekenler olduğunu yaşayarak görüyor ve biliyoruz. Bu filmlere ödül bile veriliyor. Bu duruma nasıl geldik? Bu kadar Türk düşmanı ve Türk tarihi düşmanı içimizden nasıl çıktı? Bilemiyorum.

BATI’DA SİNEMA VE ASKERİ GÜÇ İLİŞKİSİ

Denizci Batı dünyasında sinemanın askeri güç üzerinde rolü üzerine yazılmış çok sayıda kitap var. Son olarak ABD’de yayımlanan ‘’Sinemanın Askeri Endüstriyel Yapısı -Cinema’s Military Industrial Complex’’ (Haidee Wasson, Lee Grieveson The Fletcher Jones Foundation 2018, University of California) kitabında Amerikan devletinin CIA ve tarihçileri kullanarak kamuoyunu bırakalım kendi tarihlerindeki kahramanlıkları nasıl halka mal ettiklerini anlattıklarını, acımasız emperyalist savaşlarını bile başarı ve kahramanlık hikayesi olarak nasıl aktardıklarının tekniklerini görüyoruz. Kitap, makaleler dizini içinde Amerikan donanması ve ordusunun sinemayı ve ilgili görsel, ses ve mobil teknolojileri çeşitli jeopolitik amaçlarını elde edebilmek için nasıl kullandığını inceliyor. Sinemanın eğitim, yönlendirme, iç ve dış iletişim, propaganda, algı yaratma, araştırma ve geliştirme, taktik analiz, gözetim, fiziksel ve zihinsel sağlık, eğlence ve moral amaçlarıyla nasıl kullanıldığını ele alıyor. Kitaba katkıda bulunanlar, askeri, film endüstrisi ve teknoloji üreticileri arasında iş birliği içinde yapımı tamamlanmış film türlerini ve teknolojilerini inceliyor.

DEVLETTEN İZİN ALMADAN HOLLYWOOD ADIM ATMAZ

Askeri sinemanın Hollywood ile ilişkisi, teknolojik inovasyonu, yeni film yapım tarzlarını ve türleri ile uzun yirminci yüzyıl boyunca Amerikan yumuşak gücünün yükselişine çok büyük katkı yaptığı biliniyor. The Drive isimli internet gazetesinde War Zone köşesinin yazarı, Joseph Trevitchik 17 Kasım 2021 tarihli ‘’Top Gun II, Maverick Filmine Ordunun Büyük Desteği’’ isimli makalesinde (https://www.thedrive.com/the-war-zone/43168/top-gun-2s-extensive-support-from-the-u-s-military-is-all-laid-out-in-these-documents) çarpıcı açıklamalarda bulunuyor. Bu film henüz vizyona girmedi. Ancak Tom Cruise’ın 1986’da yaptığı ilk filmin devamı olarak Mayıs sonunda vizyona girecek. Şimdi sıkı durun. Film için donanma iki uçak gemisi ile dört deniz hava üssünü yapımcı firmaya tahsis etmiş. Gemilerin en gizli yeri olan Savaş Harekât Merkezlerinin kullanımına izin verilmiş. Filmin her safhasında donanma ve savunma bakanlığı tarafından onaylanmış kişilerin izni olmadan -devletin izin verdiği- deniz kuvvetlerini ilgilendiren sahnelerde değişiklik yapılamayacağı kayda alınmış. Deniz sahnelerindeki konuşmalar, üniformalar, usul ve adetlerle subay ve astsubayların fiziki ölçüleri bile donanma onayından geçmek zorunda bırakılmış. Bizde gösterime giren denizaltı dizisinde bu saydıklarımın hiçbiri yok. Kör kütük batı hayranı mandacı liberaller başta olmak üzere devlet ve vatan düşmanlarının Amerikalıların kendi savaş gemisi ve deniz pilotu filmi için gösterdikleri bu hassasiyet ve zorunluluk için ne diyeceklerini merak ediyorum. Türkiye’de denizaltıcılığımız ile ilgili bir film için devletten izin alındı mı diye sorarsanız linç edilirsiniz. Eminim ki Tom Cruise’un  Top Gun II Maverick’de Amerikan bahriyesinin standartlarına uygun tarzda sergileyeceği rol ile mandacı liberallerimiz ve FETÖ mensuplarının hepsi gurur duyacaktır. Zira onlar için Türklük ve Türk donanması gurur duyulacak bir kavram değildir. Amerikan uçak gemisinden kalkan her uçak görüntüsü onların kalplerinde heyecan yaratır. Ancak unutmasınlar Sakarya’yı yüzde 1 ile kazandık. Sakarya’dan kaçanların torunları Top Gun Maverick’i sakın kaçırmasınlar. Amerikan dolarları ile Türk denizaltıcılığını ve denizcisini küçük düşürenler de bu filmi kaçırmasın. Görün bakalım devleti yücelten ve denizciyle donanmayı  onurlandıran film nasıl yapılırmış!