Suriye’de intihar politikası…

Suriye’de intihar politikası…

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 9 Eylül günü; kendilerine “Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Komisyonu Başkanı”, “Suriye Geçici Hükümet Başkanı” ve “Suriye Müzakere Komisyonu Başkanı” sıfatlarını uygun gören Salem Al-Maslet, Abdurrahman Mustafa ve Annas Abdeh ile bir görüşme yaptı.
Görüşme sonrasında birlikte basına ortak fotoğraf veren Çavuşoğlu; Twitter’dan; “Suriye halkının meşru temsilcisi olan Koalisyona ve Geçici Hükümet’e desteğimiz tam” açıklamasını yapıyor!
Siyasette, kaybetmekte olan kuvvetlerin, kaybetmekte olduklarının en büyük kanıtı, önce akıllarını yitirmeleridir. Bu gerçeği, AKP’nin içerde ve dışarda izlediği politikalara baktığımız zaman tekrar tekrar görüyoruz.
Türkiye’nin, Suriye’deki askeri varlığı olmasa kendisine “Geçici Hükümet” veya “Ulusal Güçler Komisyonu” adını veren birileri olabilir mi? Olamayacağını en iyi AKP iktidarının yetkili makamlarında oturan kişilerin bilmesi gerekir.
Veya kendilerine bu sıfatları veren kişileri dünyada ciddiye alan, AKP’den başka ciddi bir siyasal güç veya devlet var mıdır?
AKP, 2011 yılında, başında ABD’nin olduğu gericiliğin, dünyanın 84 ülkesinden örgütleyerek büyük çoğunlukla Türkiye üzerinden Suriye’ye soktuğu 80 bin şeriatçı terör örgütü mensubunu kullanarak Suriye’deki meşru yönetimi devirme operasyonunda rol üstlendi.
Ahmet Davutoğlu’nun başrolde olduğu bu operasyonun, Suriye’ye ve Türkiye’deki sonuçlarının ne olduğunu uzun uzun yazmaya gerek yok. Suriye yakılıp yıkıldı. Suriye’nin üçte biri PKK’nın kontrolüne geçti. Türkiye’nin payına düşen ise milyonlarca mülteci, yüzmilyarlarca dolar kaynağın heba edilmesi ve binlerce yurttaşın hayatını kaybetmesi oldu.
AKP, o güne kadar iyi ilişkiler içinde olduğu komşusuna deyim yerindeyse ihanet etti ve arkasından vurdu. Ama Suriye halkı ve Hükümeti, bu emperyalist saldırıya kahramanca karşı koydu ve aslında böylece iç savaş belasının Türkiye’ye de sirayet etmesini önlemiş oldu.
2014, 2015 yıllarında İstanbul, Ankara, Suruç ve Diyarbakır’da patlayan IŞİD bombaları ve saldırıları ne demek istediğimizin kanıtlarıdır.
Sonra Astana Süreci başladı. Türkiye; Rusya ve İran’la işbirliği yaparak (Aslında bu işbirliğinde, resmen olmasa da fiilen Suriye’nin meşru Hükümeti de vardı) Suriye’de IŞİD belasını esas olarak yok etti. PKK’ya ise ağır darbeler vuruldu.
Sonra AKP’nin Suriye politikasının adım adım değiştiğini gördük. Rusya, İran ve Suriye ile işbirliğini ilerleterek Suriye’nin tamamını terörden temizlemek yerine, Fırat’ın batısında kendisine bağlı İhvan bölgeleri yaratma ve Fırat’ın doğusunda ise ABD himayesindeki PKK devletçiğine göz yumma siyaseti benimsendi.
İhvan hareketini ve ortaklarını Suriye’nin meşru Hükümeti olarak görmek, Şam düşmanlığında ısrar etmek; Türkiye’nin Rusya ve İran ile ilişkilerinin baltalanması, ABD’ye ve onun “sahadaki kara gücü” olan PKK’ya arayıp da bulamadıkları fırsatı sunmak demektir.
Aslında bu politika; Brüksel’deki NATO zirvesinde varılan;  ABD ile varılan ‘Kabil havaalanının güvenliğini Türkiye’nin üstlenmesi ve Afganistan’dan gelecek mültecileri kabul etmek’ şeklindeki anlaşmanın bir benzerinin Suriye’de uygulanmak istendiğini gösteriyor.
Yani Suriye, İran, Irak ve Rusya ile anlaşarak Suriye sorununu çözmek yerine ABD ile anlaşarak Suriye’den “pay” kapmak!...
İşte “İntihar etmek” budur!...
Suriye’nin meşru Hükümeti’ne düşmanlık, Türkiye’nin başına bela olan mülteci sorununun kangrenleşerek devam etmesi demektir.
Geldiğimiz aşamada Fırat’ın doğusunda PKK’ya devlet kurdurmak ve mülteci sorununu daha da ağırlaştırmak anlamına gelen bu politika, bir iktidar açısından “intihar” etmekten başka anlama gelmez.
Ama hiç kimsenin şüphesi olmasın, Türkiye; bu politikayı kabul etmeyecektir.

Yargıtay binasının açılışını, Diyanet İşleri Başkanının duası ile açanlar ve gelen tepkiler üzerine “bundan sonra hayatın her alanında İslam olacak” açıklamasını yaptırtanlar, nasıl laik demokratik Cumhuriyete savaş açtıklarını ilan ediyorlarsa; Suriye’nin meşru Hükümetini on yıldır yaşanan bütün gelişmelerden sonra hala “düşman” olarak görmekte ısrar edenler, bütün komşularımızla ilişkilerimizi dinamitleyerek artık bir “milli güvenlik sorunu” haline gelmiş olduklarını da göstermiş oluyorlar.