Trakya'nın Unutulmuş Tarihi V: Üç Rumeli Türküsü ve Üç Tarih

Trakya'nın Unutulmuş Tarihi V: Üç Rumeli Türküsü ve Üç Tarih
Kader Yılmaz yazdı; Trakya'nın Unutulmuş Tarihi V: Üç Rumeli Türküsü ve Üç Tarih

Bugün de size hem bayram tadındaki hem dillere yerleşmiş kimi Rumeli türkülerinden söz etmek istiyorum. Türküler öyküleriyle vardır, öykülerini bilmeden yeterince anlaşılmaz, hoş bir seda olarak kalır.  Geçerken değinmekte fayda var, Rumeli türküleri sadece dokuz-sekizlik havalar değildir. Son derece etkileyici, yürek burkan ağır havalar da vardır. Rumeli’nin türküleri yüzyıllara yayılmış toplumsal alt üst oluşların, hasretlerin, sevdaların, kaybedişlerin ve bulamayışların ifadesi olmuştur. Bölgenin çok kültürlülüğünü de eklediğinizde her dilden ezgiler her dilden sevdalarla kaynaşmıştır. Bunlardan üç örneği ele alacağız bugün.

İlki Atamızın en sevdiği türkülerden ‘Çalın Davulları’. ‘Selanik Türküsü’ olarak da bilinen türkümüzün kahramanı Rüstem Ağa Selanik çarşısında kumaş satan ve etrafında sevilip sayılan bir esnaftır. Bir gün dükkanına alışveriş için çevre köylerin birinden Mehmet adında bir genç gelir. Kumaşlara bakarken Rüstem Ağa’yla sohbete başlarlar. Aslında Mehmet Selanik’e iş aramak için gelmiştir ve Rüstem Ağa’nın da gözü Mehmet’i tutunca dükkânda çalışmaya başlar. Mehmet hem işi çabuk öğrenir hem de Rüstem Ağa’nın güvenini kazanır. Gel zaman, git zaman Mehmet Rüstem Ağa’nın kızı Fitnat’a gönlünü kaptırır. Aileler de uygun görür ve düğün hazırlıkları başlar.

O sırada Selanik’te kolera salgını başlar ve hastalık halkı kırıp geçirir. Düğüne bir hafta kala Fitnat yataklara düşer, kolera onu da bulmuştur. Günden güne sararıp solan Fitnat yakında öleceğini bildiğinden içindeki acıyı, duyguları türküye döker. Ve düğününe üç gün kala ölür… Mehmet çok sevdiği Fitnat’ın mezarını kendi kazar ve içini yakan acıyı haykırarak onun yarım bıraktığı türküsünü tamamlar:

‘Çalın davulları çaydan aşağıya aman aman

Mezarımı kazın bre dostlar belden aşağıya

Suyumu da dökün boydan aşağıya aman aman

Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver

Al başımdan bu sevdayı götür yare ver

Selanik Selanik viran olasın aman aman

Taşını topracığını seller alasın

O da benim gibi yarsız kalası aman aman

Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver

Al başımdan bu sevdayı götür yare ver’

İkinci türkümüz, yine Atamızın çok sevdiği ‘Bülbülüm Altın Kafeste’ olsun. Melike,teyzesi ile köy çeşmesinin yanından geçerken su içmek ister. Su içmeye indiğinde çiçeklerden yapılmış bir tac görür. Tacı başına taktığı anda Yusuf’la karşı karşıya kalır ve çok utanır. O, Yusuf’un tacı sevdiği kıza yaptığını düşünür ama gerçekte Yusuf da ondan etkilenmiştir ve tacı Melike’ye vermek ister. Bu bakışmalar sırasında Melike’nin babasının isteğiyle sözlü olduğu Hüseyin oradan geçmektedir ve bu yakınlaşmayı görür. Tepkisini Yusuf’a yumruk atarak verir ve kavga etmeye başlarlar. Teyzesi Melike’yi alıp oradan uzaklaştırır. Hüseyin bu olaydan sonra vakit kaybetmeden evlenmek ister ve babası Rıza Ağa’yı alıp Şevket Bey’lerin yani Melike’lerin evine ziyarete gider.

Melike’ye hediye olarak altından ayna götürürler ama Melike’nin gözü çiçekten yapılmış tacından başka bir şey görmemektedir. Melike bir gün Yusuf’la dere kenarında konuşurken Hüseyin’in arkadaşlarından biri onları görür ve Hüseyin’e söyler. Hüseyin çılgına dönmüştür. Olanların hesabını Şevket Bey’den sorar. Melike yıllardır gördüğü rüyasındaki delikanlının Hüseyin değil Yusuf olduğunu anlamıştır. Hüseyin ise Melike’nin kalbini kazanmak için onu hediyelere boğar. Melike’ye en son altın kafeste bir bülbül getirir ama Melike’nin yine de umurunda olmaz. Kendini de o bülbül gibi kafese kapatacaklarını bilir. Nitekim Hüseyin Melike’yi kendi evlerine götürme zamanının geldiğini düşünerek genç kızı alır ve kendi evlerine götürür. Melike burada hastalanır. Günden güne eriyen genç kızın haline Hüseyin’in babası da artık dur demek ister ama oğluyla başa çıkamaz.Melike’nin düşündüğü tek şey, onun da ömrünün tıpkı o bülbül gibi bir altın kafeste çürüyüp gideceğidir ve türkü dile gelir:

‘Bülbülüm altın kafeste aman

Öter aheste aheste

Ötme bülbül yarim hasta aman

Ah neyleyim şu gönlüme

Hasret kaldım sevdiğime

Ben sana aldanamam yarim, ben sana dayanamam

Bülbülleri har ağlatır aman

Aşıkları yar ağlatır

Ben feleğe neylemişim aman

Beni her bahar ağlatır

Ben sana aldanamam yarim, ben sana dayanamam’

Bugün ele alacağımız son türkü ise ‘Bir Fırtına Tuttu Bizi’. Mübadele Sözleşmesi’ne göre Balkanlar’da yaşayan Türklerin göç hikayesini anlatıyor bu türkü. Bildiğiniz üzere, aradan yıllar geçse de göçenlerin doğduğu topraklara özlemi bitmedi. Türkiye'den Yunanistan'a göçen Rumlar, Yunanistan'dan Türkiye'ye geçen Türkler de "biz ne iyi komşuyduk, bizi neden birbirimize düşman ettiler" diye akıllarından geçirir oldular. Bir kısmı da bunu duyulacak bir şekilde dile getirdi. İlerleyen dönemde çok az insan doğduğu toprakları ziyarete gidebildi. Hasretlik, kavuşma, kucaklaşmalar... İşte bu türkü o günlere yakılmış bir ağıttır. Ege'nin iki yakasındaki insanların yüreğindeki bu hasretlik dinmedi. On beş yaşında Selanik kazalarından Anadolu'ya gelen Sabri Ağa’nın türküsü de işte böyle bir türkü:

‘Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı.

O bizim buluşmalarımız a yârim mahşere kaldı

Pencereden baka baka yârim ela gözler süzüldü.

Yeni cezve, yeni cezve kaynar, kaynamaz oldu.

O benim nazlı yârimin dilleri söyler, söylemez oldu.

Yeni cezve, yeni cezve kaynıyor ocakta.

Kasatura belimizde, a yârim martinimiz kucakta.

Mahpushanede yata yata her yanım çürüdü.

Pencereden baka baka a yârim ela gözler süzüldü.

Yollarına baka baka a yârim ela gözler süzüldü.

Mahpushanenin mahkûmları sıra sıra dizildi.

Bu bizim kaderimize a yârim kara yazı yazıldı.’

Başta da bahsettiğim gibi türküler, kültürümüzün ve tarihimizin bir harmanı olarak geçmişten bize gelen bir miras. Ancak, biz türkülerin önemini yeterince kavrayamadığımızdan mıdır bilinmez, sadece rastgele melodiler olarak görürüz onları. Arkasında getirdiği büyük birikimi hep göz ardı ederiz. Türküler bizim sorumluluğumuzdur, sahip çıkmamız, geleceğe aktarmamız gereken özümüzdür. Popüler kültüre heba ederek, unutarak ve unutturarak kendi tarihimize ihanet ederiz ancak. Gelin bu bayramda, bu türküleri söylerken hikayelerini de anlatalım çocuklarımıza. Çünkü, tarihini aktaramayan bir millet yok olmaya mahkumdur.

Devam edecek...