Ya emperyalizm, ya Taliban sefaleti: Antiemperyalizmin karikatürleşmesi

Ya emperyalizm ya ortaçağ sahte ikilemine mecbur muyuz? Bazılarının devrimcilere dayattığı, Taliban'ı Atatürk'le aynılaştırmak bir bilinç çarpıklığı değil mi? Çağımızda ülkemiz ve İslam coğrafyasında çokça tanık olduğumuz Vahabi-Selefi etiketli sahte antiemperyalizm ve devrimcilik soytarılıklarının kaynağı nedir?...

Her şeyin açıklamasını belli bir “öz”e hapseden “özcülük” denilen düşünsel kuruluk ya da çoraklık, tıpkı her şeyi görünüşüyle, biçimsel yanıyla açıklamaya çalışan hödükçe bir sığlık ve bilgiçlik kadar tehlikelidir. Başka bir bağlamda, “indirgemecilik” de denen bu sakat anlayış, soyut ve genel nitelikteki evrensel doğruları somut ülke koşullarına uyarlarken yaratıcılığın zahmetinden kaçan bir kolaycılıkla mekanik bir kavrayışı seçmektedir.
Hemen belirtelim, öz ile içerik aynı şey değildir, ikisi çok farklıdır. Öz, meyvenin çekirdeğiyse, içerik de çekirdek dahil meyvenin tohumluğu, filizlenmesi, gelişip meyveye dönüşmesi ve çürüyüp döngüsel olarak ve farklılaşarak tekrar tohum olmasıdır. Değilse, bu şeftalidir deyip çekirdeğini yemeye kalkışırsak dişimizin kırıldığında gerçeği anlarız. Demek ki özcülük, içerikte tanımlananan değişim süreçlerini, neden-sonuç ilişkilerini hesaba katmayan, sadece çekirdeği tarif ederek gerçeği açıkladığını sanan bir kısırlıktır. Kısırlıktan da öte, özcülük, içeriği önemsemediği ve doğru kavramadığı için özü de doğru kavramayan tek yanlı, genellikle bütünün yerine parçayı öne çıkaran eksik ve çarpık bir bilgiyi yansıtır.
Daha çok gençliğe özgü bir hastalık olan özcülük, belli bir felsefi-düşünsel kalıbı/şablonu mutlaklaştırarak, her yeni duruma özgü gerçekliği -önyargılardan ve bilgiçlik tuzağından uzak durarak üşenmeksizin somut inceleme zahmetine katlanmaksızın- tam da canevinden yakaladığı yanılgısına düşmektir. Ve sonuçta ortaya, bütün tartışma ve itirazlara son veren, mutlak doğru olduğuna inanılan bir siyasal analiz ve tavır karikatürü çıkar!...
Bu sorunlu yaklaşımın en gelişkin ve anlaşılır biçimi indirgemeciliktir. Marksist dilde, toplumsal ve siyasal gerçeklikleri mekanik bir biçimde salt bazı temel çelişmelere indirgeyerek, son derece karmaşık kültürel, dinsel, etnik özellikleri, özgünlükleri dikkate almadan, açıklamaya ve çözmeye kalkışmak biçimindedir. Hem de gelişmiş kapitalist toplumlar ile ortaçağ ilişkilerinin baskın olduğu geri toplumlar arasındaki çok önemli karmaşık toplumsal, kültürel farkları dikkate almadan... Bu kabalık ve sığlık, gerek dış çelişmenin çözümü-antiemperyalist mücadele, gerekse iç çelişmelerin çözümü-toplumsal mücadele açısından devrimcilerin sık sık düştüğü ciddi hatalardır.
***
Latin Amerika'yı saymazsak, 20. yüzyıl ve günümüzde özellikle emperyalizme karşı mücadele açısından Türkiye ve diğer İslam ülkeleri oldukça deneyime sahip ülkelerdir. Marks, ekonomi-politiği evrensel bir kuram olarak geliştirirken, başta Osmanlı ve İslam dünyası olmak üzere, Doğu toplumlarının Batı'dan farklılıklarını “Asya Tipi Üretim Tarzı”, Doğu Despotizmi” gibi tanımlarla vurgulamaya çalışıyordu. Ve bu toplumlarla ilgili bağlayıcı yargılarda bulunmamaya özenle dikkat ediyordu. Özellikle belirtelim, Asya toplumlarının bu özgünlüğü, -aynı şey Afrika ve Latin Amerika için de geçerlidir- salt öze ilişkin, yani genel ekonomik, toplumsal çelişmelerle ve emperyalizme karşı direnişin her yerde geçerli tek bir modeliyle açıklanamayan, bunların çok ötesinde tarihsel, kültürel özgünlüklere ve karmaşık derinliklere sahiptir.
İslam dünyasındaki yaklaşık 100 yıldır yaşanan ulusalcı ve sosyalist, devrimci seçenekler ile Siyasal İslamcılığın çeşitli biçimleri arasında gidip gelen iktidar mücadeleleri ve bu toplumlardaki derin ideolojik ve kültürel saflaşma ve çatışmalar, bu karmaşıklık ve çapraşıklıkların hem nedenleri hem göstergeleridir. Bu çapraşıklık, ideolojik ve stratejik bakıştan yoksun, günübirlikçi, düz mantıklı kolaycı siyaset aynasında en gerici siyasal yapıların bile devrimci olarak okunmasına yol açabiliyor. Örneğin bir de bakıyoruz, çağdaş, laik Atatürk Cumhuriyetini devirmek ve tasfiye etmek için ABD projsiyle iktidara getirilen bir AKP “antiemperyalist”, “vatansever”, hatta “devrimci” ilan edilebiliyor.
Keza Afganistan'da ABD imalatı ve piyonu, El Kaideci, Selefici Taliban birden “antiemperyalist”, dolayısıyla “devrimci” oluveriyor ve kayıtsız şartsız desteklenebiliyor. Neredeyse olgular, bilimle, nedensellik bağıyla değil, mucizelerle, fizik ötesi ilahi değiştirici etkenlerle açıklanmaya çalışılıyor. Sihirbazın şapkaya üfürüp güvercin çıkarması gibi, ülkemizde ABD'nin şapkaya yobaz atıp çağdaş “liberal muhafazakar” çıkarmasının devamı olarak iş, bir başka büyük zekanın şapkadan “devrimci” çıkarma saçmalığına kadar vardırılmış durumda.
Öyle görülüyor ki, akıldışılığın, öznelciliğin ve hurafenin at oynattığı günümüz dünyasında bilimsellik ve gerçeğe bağlılık sadece lafta kalmıştır. Şapkadan güvercini sadece ABD çıkarmıyor artık. İsteyen eline bir sihirbaz torbası ya da şapkası alıyor, içine biraz Marksizm, biraz Atatürkçülük, biraz bilimsellik, biraz milliyetçilik ve bol miktarda davul tozu, minare gölgesi, deve tabanı katıp çalkalıyor; ve istediği ya da ısmarlanan sonucu çıkarıveriyor. Bilim ve akıl ölçütlerimizle alay edercesine, Taliban'ın Afganistan'da yaptığının Atatürk'ün yaptığıyla aynılaştırılması, ya da aynı mantığın devamı olarak, Taliban, şeriatçılığı da getirse, ABD'yi kovduğu ve bağımsızlığı sağladığı için arkasından liakliği de getirecektir “öngörü”sünde bulunulabiliyor. Sanki vekili ya da sözcüsüymüş gibi Taliban adına güvence verilmesi, bilimle de tarihle de asla bağdaşmayan bir akıl tutulmasından başka ne olabilir?
***  
20. yüzyılın başlarından 1975-80'lere kadarki dönem dünya devrim dalgasının yükseliş dönemiydi. Emperyalist-kapitalist sistemden kopmayı amaçlayan bu devrimci dalganın büyük enerjisini Sovyetler ve Çin'in başını çektiği sosyalist-halkçı devrimler ve özellikle de ulusal kurtuluş devrimleri oluşturdu. Ulusal kurtuluş devrimlerinin en temel karakteri ise, çağdaş akılcı, bilimsel bir düşünce ve programa sahip olmalarıydı. Başka deyişle aydınlanmacı, laik, halkçı ve toplumcu bir niteliğe sahiptiler. Hepsi de Mustafa Kemal'in öncü ilkelerini benimseyerek çağdaş bir toplum projesini esas alıyordu.
Emperyalizm ile ezilen uluslar arasındaki çelişme, ülkemiz dahil İslam dünyasından söz edersek, emperyalizm ve İslamcı ortaçağ güçlerin oluşturduğu bloka karşı, yurtsever, laik, halkçı güçler blokunun mücadelesiydi. İslamcılar bu süreçte, aydınlanmacı, akılcı ve halkçı program ve kültürü din düşmanı ve kafirlik ilan ederek, ulusalcılara karşı cihadçılığı savunuyor ve emperyalizmin safında yer alıyor, onun işbirlikçisi ve piyonu rolünü oynuyordu.
Bilimsel sosyalistlerin, devrimcilerin bu dönemin somut pratiğinden çıkardıkları teorik sonuç şuydu: Tutarlı ve kararlı bir antiemperyalizm kaçınılmaz olarak laikliği, halkçılığı içerir, zorunlu kılar. Ya da tersinden söylersek, aklı, bilimi esas almadan, laik ve halkçı olmadan antiemperyalist olunmaz. Bütün bunların en özlü ifadesi ise şuydu: Kemalizme karşı çıkarak antiemperyalist olunmaz. Bugüne kadar bunu yadsıyan tek bir örnek yoktur, olamaz da. Çünkü antiemperyalizm kapitalist-emperyalist sisteme ideolojik, siyasal, kültürel köklü bir karşı çıkışı, dolayısıyla uzun erimli bir mücadeleyi içerir. Kemalizm tam da budur.
İslamcıların da ya da feodal gerici sınıfların da antiemperyalist olabileceği savı, hiç bir zaman bir masaldan ve ham hayalden öteye gitmemiştir. Bu konuda Yıldım Koç'un, Haber2021'deki iki köşe yazısında Lenin'den alıntılara dayanarak yaptığı değerlendirmeler son derece aydınlatıcıdır. Koç, devrimciliğin ölçütünü salt siyasal bir antiemperyalizme (o da kaçınılmaz olarak güvenilmez ve tutarsızdır, sahtelikler içerir) ve oradan da Lenin'e dayandıran yanılgı ve çarpıtmalara gereken yanıtı vermektedir.
Komünist Enternasyonal'in 26 Temmuz 1920 tarihli kongresinde Lenin, ezilen dünyadaki ulusal mücadelelere komünistlerin destek koşullarını şöyle vurguluyordu:
“Bizler, Komünistler olarak, sömürgelerdeki burjuva-kurtuluş hareketlerini, bunlar yalnızca gerçekten devrimci olduklarında ve bunların temsilcilerinin köylülüğü ve sömürülen kitleleri devrimci bir ruhla eğitme ve örgütleme çalışmalarımızı engellemedikleri takdirde desteklemeliyiz ve destekleyeceğiz...” (Y. Koç, 1 Eylül tarihli “Antiemperyalist Olmak Yetmez, Gerici Olmayacaksın” başlıklı yazı).
Kemalist hareketin desteklenmesi de bu çerçeve de benimsenmiştir. Doğu Halkları Kurultayı'ndaki Komünist, Halkçı devrimci ve İslami renkteki bütün konuşmacılar da aynı ilkeleri ve öncelikleri benimsiyor ve vurguluyorlardı.
***
Peki, dünya devrim dalgasının yükseldiği birinci dönemle karşıdevrim dalgasının egemen olduğu ikinci dönem arasındaki farklara, karşıtlıklara dayanan çelişmelerin ve tutarsızlıkların gerisindeki nesnel ve öznel olgular nelerdi?
Birincisi; modern çağın başlangıcı Fransız Devrimi'nden bu yana dünyadaki bütün yenilikçi, ilerici, devrimci hareket ve uygulamaların şifresinde akılcılık yer alıyordu ve tartışılmaz yol göstericiydi. Cemalettin Afgani gibi İslamcılığın öncüleri dahil, İslamcı olsun olmasın bütün yenilikçi ya da devrimci hareketler, çağın gerçeklerinin dayattığı bir nesnel zorunluluk olarak akıl ve bilimin kalavuzluğunu kabul ediyorlardı.
Bunu benimsemeyen selefi şeriatçı ve fanatik İslamcıların kendileri kabul ettirme ve kitlelerce benimsenme şansları yoktu. Pratikte bütün bilim akıl dışı seçenek yaratma çabalarına rağmen yenildiler ve teslim oldular. Ve bilimin, aklın klavuzluğunu, 1980'lerde neoliberal postmodernizmin akıldışılığı ve ulus karşıtlığını yüceltene kadar kerhen kabul ettiler ve sindiler. Bu, AKP saflarından yobazların zaman zaman ifade ettiği gibi, yeni bir gerici, karşıdevrimci dalganın yükselmesine kadar pusuya yatmak anlamına geliyordu.

İkincisi; Asya, Afrika ve Latin Amerika'da uzun erimli devrimci bir fırtına estiren ulusal kurtuluş savaşlarının damgasını vurduğu bu dönemin kucaklayıcı temel hedefi, bağımsız ve egemen ulusal devletlerin kurulmasıdır. Çünkü, bütün eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ideallerinin gerçekleşeceği mekan ve kültürel çerçeve ulustu, ulusal devletti. Dünya nüfusunun dörtte üçünü oluşturan bütün bu ulusal devletlerin ekonomik, toplumsal, kültürel kuruluşlarında yol gösterici ilke, yukarıda belirttiğimiz gibi bilim, akılcılık, laiklik ve halkçılıktı. Yani, antiemperyalizm bu çağdaş ilkeleri şart koştuğu ve bu ilkeleri benimsemeyenin antiemperyalist, ulusal bir mücadeleyi başarıya götüremeyeceği gibi, ezilen bir ülkede bağımsız egemen, laik, akılcı ve halkçı bir ulusal devlet kurmanın koşulunun da antiemperyalizmden geçtiği bir gerçekti.
En iyi Altı Okta ifade edilen birbirine bu sıkı sıkıya bağlı bütünlük, bir gün, bir ay, bir kaç yılda gerçekleşmesi beklenen şeyler değildir; uluslaşmanın geri dönüşsüz temelleri en az 30-50 yılı kapsayan bir süreçte atılmaktadır. Kemalist Devrimin 15 yıllık Atatürk döneminde, olağanüstü büyük devrimci atılımlara karşın, köklü, yani geri dönüşsüz bir biçimde uluslaşmanın henüz tamamlanmadığını bilmekteyiz. Bu dönem ve sonrasında feodalizm, ağalık, şeyhlik, mezhepçilik, tarikatçılık, etnik milliyetçilik, toplumsal ve kültürel kökleriyle temizlemediği için, 80'lerden sonra emperyalizm marifetiyle yeniden güçlenip iktidar olabildiler.
Üçüncüsü; 1980'lerde sona eren büyük devrimci dalga, aslında 19. yüzyıldaki burjuvazi önderliğindeki ulusal ve demokratik devrimler de dahil, Fransız Devrimi ile başlayan eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ideallerinin en üst çerçevesini oluşturduğu, modern çağın, bilimin/aklın klavuzluğunda gerçekleşen bütün ulusal ve toplumsal devrim mücadelelerini içerir. Dolayısıyla, 1980 sonrası, sürece damgasını vuran karşıdevrim etkenlerini düşünürken, salt siyasal ve ekonomik etkenlerin değil, uzun erimde zaten belirleyici olan ideolojik ve kültürel etkenlerin kısa ve orta vadede de en az onlar kadar belirleyici olduğunu bilmeliyiz. Yani özellikle İslam toplumlarında, ideolojik-kültürel mücadeleyle atbaşı gitmeyen ve onun oluşturduğu stratejinin belirlemediği bir siyasal mücadelenin doğru bir çizgide ilerleme ve başarı şansı yoktur.
Asya merkezli yeni bir uygarlığa geçişin dinamikleri ve aynı coğrafyanın kendine özgü gerçekleri bugün döne döne bize bunu öğretiyor. Yani Aydınlanma ilke ve idealleriyle sıkı sıkıya bağlı olmayan, onlardan kök almayan, her aşama ve her dönemeçte bu ideallere bağlılığını kanıtlamayan bir devrimciliğin geleceği olamaz; devrimci bir kuvvet toplama şansı da yoktur. O nedenle, çağımız gericiliğinin temel ideolojik niteliğini oluşturan mafyalaşmış emperyalizm ve ortaçağ ortaklığını hedef almadan, emperyalist hegemonyanın salt siyasal olarak (sözde) kırılmasıyla gericiliğin sona erdiğini ve ulusal devrimin başarıya ulaştığını söylemek büyük bir aymazlıktır.
Günümüzde gericilik tanımında, ideolojik-düşünsel ve kültürel ögenin rolü, ekonomik, siyasal öge kadar, hatta ondan daha kucaklayıcı ve belirleyici bir önem kazanmıştır. Çünkü, Türkiye ve Afganistan örneklerinde gördüğümüz gibi, siyasal-askeri başarı ve iktidar olmak, emperyalizm ve onun doğal bileşeni ortaçağ güçlerinin oluşturduğu Aydınlanma ve modernite karşıtı sistemden kopmak anlamına gelmiyor. Çünkü, çağdışı, bilim, akıl ve uluslaşma karşıtı, sanatın her türlüsüne düşman, kadına karşı köleci, İslami ortaçağın da gerisinde, bırakın çağdaşlığı, uluslaşmayı hümanizme bile ulaşamamış kabileci ilkel bir kültürü savunan Taliban'ın fanatik ideoloji ve stratejisinde hiç bir değişiklik yoktur, ayrıca beklemek de saflık, budalalık olur. Sadece günü kurtarmaya, meşruluk sağlamaya odaklı takiyyeci “yumuşaklık”lar sözkonusudur. Dolayısıyla, Afganistan'da birbiriyle savaşan bu iki gerici ideoloji ve siyaset, gerçekte kapitalist-emperyalist sistemin temel bileşenleri ve dayanaklarıdır.
Bütün olgular gösteriyor ki, bugünkü tablo, Afganistan toplumsal ve siyasal gerçekliğinin, ABD zoruyla ve terörle yaratılan ve bütünü asla yansıtmayan geçici ve yanıltıcı bir görünümüdür. Afganistan'ın, siyasal örgütleri yok edilen ve sindirilmiş durumda olan gerçek vatansever-ulusalcı ve laik dinamikleri önümüzdeki yakın gelecekte mutlaka ulusal birliği sağlayarak çağdaş Afganistan'ı yaratan tarihsel rollerini oynayacaklardır.
Dördüncüsü; son 30 yıllık bütün deneyimler ve olgular, Taliban'ın ulusal bağımsızlığı sağlayan, geliştiren, güvenceye alan değil, tam aksine parçalayan, dağıtan bir rol oynayacağını gösteriyor. Bunun anlamı, bir hareketin desteklenebilmesi için temel bir ölçüt uluslaşmayı savunup savunmamaktır. Oysa Taliban'ın Afganistan'ın ulusal birliğini sağlayan ve uluslaşmayı ilerleten değil, aksine baltalayan rol oynadığı açıktır. Felsefesi, ideolojisi ve bugüne kadar yaptıkları vb her şey bunu kanıtlıyor. Bu, Siyasal İslamın temel bir karakteridir. Uluslaşmanın ve modernleşmenin Afganistan'a göra çok çok ileri düzeyde olduğu Türkiye'de, çok daha “yumuşak” bir siyaset izleyen AKP bile, 20 yıllık yönetiminde, özünde Taliban'la aynı ideolojik ve stratejik hedefleri savunduğu için, uluslaşmayı ve ulusal birliği koruyan ve geliştiren değil, gerileten ve dağıtan, parçalayan bir rol oynamıştır.
Beşincisi; sözkonusu birinci dönem, akılcılık, bilimsel devrim, sanayi devrimi, uluslaşma, ilerlemeye sonsuz inanç, demokratik atılımlar vb, öylesine baş döndürücü bir şekilde insanlığı etkisi altına almıştı. Bunların dışında ve karşısındaki bütün söylem ve seçenekler, bütün siyasal özneler çağdışı, ilkel, hurafe, yobaz vb olarak tanımlanmaya ve ciddiye alınmadan kenara itilmeye mahkumdu. Bu nedenle, başta Lenin, bütün 20. yüzyıl devrimcileri, Siyasal İslamcıların ulusal devrim yapma ve iktidar olmalarını bir olasılık olarak bile görmedikleri ve dolayısıyla İslamcıları antiemperyalist mücadeleyi devrimci hedefinden saptıracak düşünsel-manevi bir çekim gücüne sahip olmadıkları için, onların da yer yer içinde olduğu, laik önderliklerin bir eklentisi oldukları, antiemperyalist mücadeleleri desteklemişlerdir. Bu dönemin Afgani, Akif, İkbal gibi önemli antiemperyalist şahsiyetlerinin çağdaş, akılcı, laik devrimci çizgiye karşı dostça ve  ulusal birlikçi tutumları örnektir.   
Altıncısı; 1980'lerde başlayan ve hâlâ bütün yıkıcılığıyla sürmekte olan karşıdevrimci büyük dalganın ayırdedici karakteristiklerine gelince... İkiyüz yıllık eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ideallerini esas alan büyük devrim dalgasının geri çekilmesiyle, insanlığın bağımsızlık, sosyalizm, eşitlik, özgürlük, demokrasi ve toplumu sınıfsal mücadele dinamikleriyle ilerletme ve değiştirme ideallerine yönelik umutlarında ve bağlılıklarında bir karamsarlık, geri çekilme ve duraklama sürecine girildi. Ve hâlâ bunlara bağlı baskın bir kültürel, inançsal, düşünsel gerileme eğilimi varlığını sürdürüyor. Bu nedenle kimlik ve ideal arayışlarında, dine, cemaate, tarikata, etnik kültür vb'lere bağlılık başat niteliğini koruyor. Özellikle ülkemizde ve İslam dünyasında din merkezli kültürel, ideolojik olgu, hâlâ bütün siyasal yapılanmaların ve siyasal süreçlerin esas belirleyeni durumunda. 
Yedincisi; yaklaşık 50 yıllık bu karşıdevrim dönemine baktığımızda, İslam coğrafyasında, emperyalist Batı'yla şu veya bu biçimde, şu veya bu düzeyde süren mücadele ve savaşlarda en “radikal”inden en “ılımlı”sına kuvvet toplayan, etkili ve iktidar olabilen güçler Siyasal İslamcılardır. Yalnız bu İslamcıların birinci dönemdeki Akif ve İkbal'lerden çok önemli bir farkı vardı. Akif ve İkballer, Batı'nın emperyalist siyasetlerine ve sömürgeciliğe karşı, tamamen kendi toplumlarının ve İslamın içinden gelen bir enerji ve tepkiye ve doğal, samimi, dışarıdan yönetilmeyen bir düşünce ve duruşa sahiptiler. Oysa ikinci dönemin ılımlı ya da fanatik-terörist bütün İslamcıları, emperyalist projede beslenip büyütüldüler, eğitilip örgütlendiler ve ABD'nin piyonları olarak, özellikle hedef seçilen ulusal devletleri parçalama göreviyle ortalığa salındılar.
Bu süreçte bütün dünyada olduğu gibi sosyalistler ve devrimciler ise ciddi güç kaybetmişlerdir. Ne kadar doğru siyasetler savunurlarsa savunsunlar, bu ana neden başta olmak üzere, başka bir çok nedenden dolayı büyük güç kaybettikleri ortada. Üstelik, çoğu sosyalist ve devrimci, ya etnik milliyetçilerin ya da siyasal İslamcıların peşine takılarak varlıklarını sürdürmek için derin bir yanılgı ve aymazlık içine düşmüş durumda. Şunu da belirtelim: İran dahil, Türkiye'de olsun, Mısır, Suriye ve Tunus'ta olsun, Siyasal İslamcıların antiemperyalist nitelikli bütün çıkışlarında, bu çizgide biraz olsun kararlı duruşlarının arkasında, ulusal devrimci strateji ve siyasetlerin toplumdaki etkisinin büyük payı vardır.
Özetle, ABD emperyalizmi, Çin'i kuşatma ve Batı Asya'ya ayar verme stratejisinde başarısızlığa uğrayıp gerilese de, hâlâ El Kaide, IŞİD ve Taliban gibi, papazın kucağında oturup papazın sakalını yolmaya çalışan “kullanışlı düşmanlar” ve bölgesel etnik ve dinsel-tarikatsal çatışmalar yaratarak varlığını sürdürmeye çalışmaktadır ve çalışacaktır. Bu son 20 yılda ABD, dış müdahalelerle amacına ulaşamayacağını, aksine bu müdahalelerin kendine karşı direnişleri ateşlediğini gördü. Ama hâlâ geçerli ve etkili olan yöntemle, ulusları işbirlikçi bölücü taşeronlarla, içeriden çökertmeye ve teslim almaya devam edecektir.
***

Karşıdevrim sürecinin bu kadar uzamasının, daha doğrusu beklenenden daha uzun sürmesinin nedeni ne olabilir? Beklenenden dedik; örneğin, küreselleşme projesinin iflas etmeye başladığı özellikle küresel krizinin yaşandığı 2008 ve sonrası günlerde, piyasacılıktan uzaklaşılıp tekrar planlı-devletçi ekonomilere dönüleceği, sosyalizm beklentilerinin tekrar canlanacağı öngörülüyordu. Ancak ne yazık ki, emperyalist merkezlerde çok sınırlı devlet müdahaleleri dışında, Çin'in merkezinde olduğu Asya merkezli yeni bir çağın başladığı genel inancı dışında ulusal ve toplumsal devrimci dinamiklerde öznel ya da nesnel bir gelişme henüz yaşanmıyor. Özetle, ABD'nin gerilemekte olduğu olgusunu tekrarlama dışında gök kubbenin altında devrimci bir rüzgar esmiyor. Neden?...
Bu, önemli bir tartışma konusudur. Kuşkusuz saptanacak bilimsel nedenler, Asya merkezli kamucu, paylaşmacı yeni bir uygarlık atılımının da ateşleyici özgünlükleri olacaktır. Ama nedenler konusunda ulaşabildiğim şu düşüncelerin de önemli olduğunu düşünüyorum:
50 yıldır süren bu son karşıdevrimin en temel özelliği, yukarıda belirttiğim gibi, ekonomik-siyasal değil, aynı zamanda felsefi, kültürel, ahlaki, düşünsel, yani modern uygarlık değerlerinin yıkıma uğratılması ve Batı'nın her boyutta geri dönüşsüz ya da onarılması olanaksız bir çürüme ve çöküş sürecine girmesidir. Bu süreç, Batı'daki aydınlanmacı-ilerici siyasal, bilimsel, kültürel, sanatsal dinamikleri de dumura uğrattığı gibi, bunun dünyadaki yıkıcı yansımaları da büyük oldu. Dolayısıyla ezilen dünyada da devrimci Batının aydınlanma ilkelerinden türetilen düşünce ve programlar da ciddi bir sarsıntı yaşandı.
Bu nedenle, 2008 sonrası beklentide etkili olan Batı merkezli ekonomist bakış sınıfta kalmıştır, çuvallamıştır. Sorunun kaynaklarına, daha çok yönlü daha kapsamlı bir bakışla, özellik uygarlık merkezinin Doğu'ya kayması gerçeğini de dikkate alarak inmek gerekiyor. Başka deyişle, yeni bir devrimci yükselişin dinamikleri, salt antiemperyalist siyasetlerle değil, bununla  bütünlük içinde olan, felsefi-ideolojik-kültürel, etik, estetik çok yönlü bir mücadele programı ve stratejisiyle toplumun karşısına çıkmak gerekiyor. Yani sorun, çürüyen ve çökmekte olan bir uygarlık sistemine karşı yeni ve ileri bir uygarlık sisteminin bütün boyutları ve ögeleriyle ortaya koymak gerekiyor. Bu noktada öncelik, toplumun aydınlarını, sanatçılarını ve öncü kişilikleriyle ortak projede birleşmekte olmalı.
Son olarak, bütün yukarıdaki anlatımlarından çıkarılacak özetin özeti niteliğinde şu vurguyu yapmak istiyorum: Her şeye ve her duruma karşın Bilimsel Sosyalistler, ulusal devrimciler, Atatürkçüler, bağımsız ideolojik-siyasal kimliklerini titizlikle korumak ve geliştirmekten, bu doğrultuda devrimci bir kuvvet yaratmaktan hiç bir koşulda asla vazgeçmemek durumundadırlar. Bütün analiz ve değerlendirmelerde, strateji ve taktik belirlemelerde, satrançta hedefin şah olması gibi, devrimin hedefinin de her an, her saniye gözetilmesi zorunludur. Hiçbir siyasal koşul, ittifaklar, ulusal ve vatani öncelikler, devrimcilerin bağımsız kimliğini önemsizleştiremez. Bilinmelidir ki, devrimciliğin bütün bu ilke ve koşulları, ulusal bağımsızlığın da, çağdaş, laik ve kamucu bir toplum yaratmanın da biricik güvencesidir.